MÜZAKERE NOTLARI 7: BABAYİĞİTLER
Birer kartal gibi zirveleri kollayan Bel’am ve Bersisa’nın irade isteyen küçük bir husus ve bir anlık gafletle baş aşağı olmalarına karşılık; Mısır azizinin sarayında, dört bir yanı şehvetle sarıldığı bir zamanda, nefsin olanca saldırılarını Hakk’ın bir bürhanıyla ters yüz eden Azizoğlu Aziz, şahlanan ruhuyla fâni güzellik ve görkemine bir başka renk katıyor ve başı gökler ötesi âlemlere ulaşıyordu!..
Hayatın her dönemecinde, insanoğlunun zaaflarını kollayan bir sürü ifritten mesele ve gulyabanîler karşısında, ancak, irade gücüyle kanatlanıp kâinatları elinde tutan, Sonsuz Kudret’le rezonans olmuş babayiğitler mukavemet edebilirler.. her yeni hâdiseyle biraz daha bilenen, her musibetle sertleşip gerilime geçen ve gelip etrafını alan karanlıklar üzerine bir nur tufanı gibi yürüyen babayiğitler...
Her gürültüde paniğe kapılan, sarsıntının en küçüğüyle yıkılıp giden, dişini sıkıp dayanması gerektiği yerde dağınıklığa düşen, duygu ve düşünceleriyle oturaklaşamamış acemi ruhlar, muvakkaten göz kamaştırıcı ışıklar neşredip yürekleri hoplatsalar bile, ebedî aydınlatıcı olamaz ve kitleleri şaşkınlık berzahından kurtaramazlar. Kurtarmak şöyle dursun, böylelerinin çıkardığı her gürültü, milletimize karşı diş bileyen bilhassa haricî hasım dünyaların tahrik olmasına ve hizmet cephesi için şartların ağırlaştırılmasına sebebiyet verecektir. Oysaki milletçe, asırlık kin ve nefretlerle bilenmiş hasım bir dünya tarafından sezilmeden, hiç olmazsa belli bir süre için, aşma mecburiyetinde olduğumuz zaman tünelini, emniyetle geçebilmemiz için:
“Dışıyla mukassî, içiyle muallâ olmak;
Fevvâre değil, girdap gibi muammâ olmak...”
gerektir. Bunun içindir ki, dört bir bucaktan gelip etrafını saran fırtınalara “pes” demeyen ve sonsuzluk yolunda bir Hak dostuna rehberlik yapan kedi gibi başı dönmeden, bakışı bulanmadan “yâ ebed!” deyip coşan ulu iradeli, sarsılmaz yürekli, diri ruhlar olma mecburiyetindeyiz.
İrade, Ekim 1983 / Buhranlar Anaforunda İnsan
***
Fatih’in, Bizans surları önündeki -o devre göre- en muazzam ve modern ordusunun gücüne güç katan, ona çağının kilit ve anahtarlarını kazandıran o en önemli kuvveti de yine, Akşemseddinlerle temsil edilen bu ruh ve iman kuvvetiydi. Fatih, azgın maddî gücün temsilcisi değildi. O, askerî dirayet, dehâ ve iktidarıyla, bu yüce ruh ve inancı temsil ediyordu. Öyle olmasaydı, onun İstanbul’a girişi de Sezar’ın Roma’ya girişi gibi olmayacak mıydı..? Hâlbuki o, Bizans’ın bu eski payitahtına, Mekke’yi fetheden kudsî ruhun affediciliği, müsamahası, mağlûplara sonsuz haklar bahşetmesi ve civanmertliği gibi yüksek hasletleri temsil ederek giriyordu.
Ya o, bir hamlede, Mısır’ı fethedip İslâm âleminin tek temsilcisi ve yeryüzünün biricik halifesi olma unvanını kazanan Yavuz’un, bu büyük zafer dönüşünde, onu tanımayanlarca, halkın nümâyişleri içinde ve zafer tâkları altından geçeceği beklenirken, Üsküdar’a kadar gelip geceyi orada geçirmesini ve henüz İstanbul halkı uykudan uyanmadığı bir saatte, sessizce “payitaht”a girmesini, bu ruh ve mânâya vermedikten sonra başka neyle izah edebiliriz?
Göklerin selâm durduğu, ruhanîlerin alkış tuttuğu ve her türlü gösterişten uzak böyle bir zafer dönüşü, ne mübecceldir! Kendini aşmış ve gönlünde bin bir zafer cümbüşünü bir anda yaşayan böyle babayiğitler için, fâniler tarafından alkışlanmanın, gülbanklarla karşılanmanın, mehterin “kös vurup” selâm durmasının ne ehemmiyeti var!..
Diriltici Ruh, 1 Mart 1983 / Buhranlar Anaforunda İnsan
***
Bizlerde, zevk alma ve istifade etme duygularını var eden Kudret, çevremizi de Cennet bahçelerine çevirmiştir. Bu münasebeti kavramanın insan gönlünde meydana getireceği vâridât ne muhteşem ve her hâdiseyle gönüllerimizi aydınlığa boğan Gizli Zât ne mübeccel ve ne lütufkârdır..!
Her biri ayrı bir güzellik kuşağında tecelli eden bunca oluş, dünden bugüne hep olup durdu, ama ne dün bugün, ne de bugün yarındır. Her gün, ayrı bir aydınlık ve ayrı nimetlerle gelmekte; gelenler ışıktan parmaklarla O’na işaret edip geçmektedirler. Bütün bu gelip geçmelerde, her şey gibi insanoğlu da değişip başkalaşmakta ve ayrı bir ruh, ayrı bir karakter kazanmaktadır. Yerinde durup kaldığını ve başkalaşmadığını sananlar, içte ve dıştaki bu kadar değişmeyi sezemeyen kör ve sağır ruhlardır. Duygu ve düşünceleriyle kendilerini tabiatın güzellikleri içinde hisseden tâli’liler ise, bu gürül gürül ırmağın içine dalacak, onunla kaynaşıp bütünleşecek ve soluk soluğa varıp ummana ulaşacaklardır.
Katre iken derya, zerre iken güneş ve hiçliği içinde her şey olan bu babayiğitler, hiçbir zaman yalnız kalmayacak, kendini garip hissetmeyecek; kalbinin bütün kapılarını Yaratıcı’sına açıp O’nunla münasebete geçecek, O’na dert yanıp O’nunla hasbıhâl edecek; en gizli arzularını, en derin acılarını, en içten dileklerini O’na açacak ve O’na sığınacak.. dilini kullanmasa bile, duygu ve düşünceleriyle dertlerini O’na fısıldayacaktır. İçinde O’nunla dertleştikçe, daha başka içlere, içler ötesi içlere kanat çırpıp yükselecek; nihayet, gözlerin görmediği ve göremeyeceği, kulakların işitmediği ve işitemeyeceği ve kalblerin kavrayamadığı ve kavrayamayacağı göz kamaştırıcı iklimlere ulaşacaktır.
Kendini keşfedebilmiş böyle bir Hak erinin iç dünyası, yıldızlarla yaldızlı sema kadar parlak ve derin, mekânlar kadar geniş, Cennet’ler kadar da iç açıcı ve rengârenktir. Gökyüzündeki kandiller gibi, onun sinesinde de meşaleler ışıldamaktadır. Bu meşaleler sayesinde o, bütün eşya ve hâdiseleri aydınlanmış olarak görür ve her türlü tıkanıklıklardan kurtulur.
Her hakikat, önce kendine has soyluluk ve yücelikle bir kıvılcım gibi insanın gönlünde belirir; sonra da bir aydınlık tufanı olarak her yanı sarar. Bu pırıl pırıl iklimde kitleler, sonsuza giden yolları bulur, mesafelerin sırrını kavrar, şaşkınlık ve tedirginlikten kurtulurlar.
Zirvedeki Işığın Gölgesinde, Mart 1985 / Yitirilmiş Cennete Doğru
***
Şimdi bütün dünya ve topyekün insanlık kanlı gözlerle, bir zamanlar, acımadan zamanın seline attığı o eski şeyleri –estağfirullah– eskimeyen değerleri, bir bir bulup çıkarma hummasını yaşıyor.. ve eğer insanoğlu bütün bütün insanî melekelerini kaybetmemişse –ki kaybetmediği ümidini taşıyoruz– yıllar öncesi gerdanından söküp attığı o değerler kolyesini “Doğrusu bu yolculuğumuzda bir hayli yorgun ve bîtâp düştük. (Kehf-62)” ufkuna ulaşınca mutlaka elde edecek ve aynı noktada Hızır’la buluşup “âb-ı hayat”a erecektir.
Bütün insanlık, bu buluş ve bulunuşu canlandıracak vicdan topluluğunun, Hz. Musa gibi atılması gerekli olan adımı atıp berzahı aşmasını bekliyor. Bir adım veya birkaç adım, onu atabilenler, Tûr’dan dönen babayiğitler gibi cihanları aydınlatacak bir nurla dönecek ve her tarafta “ba’sü ba’del mevt” soluklayacaklardır. Ümidim var ki, bu yeni dirilişe, gerçek ölüm bile kement vuramayacaktır.. vuramayacaktır; zira temelinde ilâhî inayet, arkasında sonsuz kudret ve ruhunda peygamberane bir himmet var.. enbiya tarihi ise yüzlerce misaliyle ayrı bir levha-i ibret...
Evet, tarihte öyle milletler görülmüştür ki, herkes onların dirilmemek üzere yok olup gittiklerini düşündüğü bir anda, bir ferd-i ferîd veya bir avuç kudsînin üfledikleri hayat, tutuşturdukları meşale ve taşıdıkları enerjiyle bir hamlede dirilmiş ve dört bir yanda iman, ümit ve diriliş soluklamaya başlamışlardır. Bilhassa her zaman “Hira” bağlantılı kalabilmiş ve “Tûr”lara açık yaşamış bizim dünyamızın insanı ruh safveti, zekâ duruluğu ve Kudreti Sonsuz’la sımsıkı irtibatı sayesinde şimdiye kadar bin ölüm çukurunu atladığı gibi, bu defa da önünü kesen ve aşılmaz gibi görünen şu handikapları bir bir aşacak ve ölümsüzlük arasatına ulaşacaktır.
Yeni Dünyalara Doğru, Kasım 1991 / Günler Baharı Soluklarken
***
Allah’a inancımız tam ise, ümit, azim, kararlılık şiarımız olmalı; millete hizmet de vazifemiz. O kadar Hakk’a saygı duymalı ve o denli hayatımızı başkalarının mutluluğu içinde görmeliyiz ki, yemeyip yedirdiğimizi, giymeyip giydirdiğimizi ve kendimize rağmen yaşadığımızı görenler, emanette emin bir kısım kimselerle karşılaşmanın mutluluğunu yaşasınlar. Biz o denli nezih yaşamalıyız ki; haramlar, gayri meşrular değil hayatımızı, rüyalarımızın ufkunu bile kirletmemeli.. aslında böyle bir kirlenme, kim bilir belki de hiç beklenmedik şekilde ne irtifa kayıplarına sebebiyet veriyordur..! Konumunun hakkını veremeyip bulunduğu noktadan kayanların iflâh olduğu hiç görülmemiştir. Kaldı ki biz, değil bir kısım dünyevî mülâhazalar, yaşama sevdasını ya da menfaat ve çıkar düşüncesini dahi intihar sayma konumundayız. Dahası biz Cennet’i bile kulluğumuza gaye yapmaktan kaçınmalı ve bütün gönlümüzü Hak rızasının engin vâridâtına bağlayarak şahsî isteklerimize karşı kat’î bir tavır alma durumundayız. Hiçbir zaman almayı düşünmeden hep vermeli, geriye döneceğini beklemeden de sürekli ihsanda bulunmalıyız.. ve “Cânan” deyip sefere azmettiğimiz bu kutlular yolunda hiç ama hiç mi hiç “can” sevdasına düşmemeliyiz.
Dünden bugüne bu kutlular yoluna baş koyanlar dört bir yanda düşmanlık duygularının körüklendiği, dost gönüllerin bile vefasızlık edip hasımları sevindirdiği, varlığını kine, nefrete bağlamış ruhların diş gıcırdatıp hiddetle üzerlerine geldikleri durumlarda bile ne yeis, ne sarsıntı, ne öfke ne de düşmanca duygularla onlara karşılık vermeyi düşünmemiş; kötülükleri hep iyilikle savmış; fena muameleleri hüsnühâl, yumuşak beyan ve farklı ihsanlarla rehabilite ederek, âdeta bütün kırılmaları ve tahribatı tamire çevirmiş ve yıkma düşüncelerine yapma hamleleriyle mukabelede bulunmuşlardır. Bu itibarla da –maâzallah– bir gün ülkede her şey alt-üst olsa, yığınlar gidip karanlıklara gömülse, yollar harap olup köprüler yıkılsa; bu insanlar paniklemeyi inanç ve iradelerine karşı saygısızlık sayarak yeis ve durgunluk içinde ölüm görüntüleri sergilemektense, başkalarının yaşama hislerini harekete geçirmek için uçma gayretlerinde bulunacak ve her hâlleriyle, yürüyebilene yolların açık olduğunu haykıracaklardır.
Ben inanıyorum ki, bu azim kahramanlarına, bugün olmasa da yarın mutlaka bir inayet eli uzanacak.. yollarını kesen tipi-boran dinecek.. kar-buz eriyip gidecek ve çevrelerindeki birkaç asırlık o kupkuru çöller Cennetlere dönecek ve mutlaka talih onlara da gülecektir.
Yeis, yol kesen bir gulyabanî, acz ve çaresizlik düşüncesi ise ruhu öldüren birer hastalıktır. Şanlı geçmişimizde yol alanlar, hep imanla, ümitle yol almışlardır. Kendini acz ve ümitsizliğe salanlar da yollarda kalmışlardır. Hissizler, hareketsizler yol alamazlar.. uyuyanlar hedefe ulaşamazlar.. hele azmini, iradesini yitirenler asla uzun zaman ayakta kalamazlar.
Şimdi eğer, yarınlarımızı düşünüyor ve dipdiri geleceğe varmayı düşlüyorsak, yolların yürünerek alınabileceğini ve zirvelere azim, irade ve plânlarla ulaşılabileceğini asla hatırdan çıkarmamalıyız. Ulaşılmaz gibi görünen zirveler şimdiye kadar defaatle aşıldı; defaatle yüksek tepeler azmin, iradenin ayaklarına yüz sürdü ve onlarda ulaşılmaz şahikalara ulaşma azmini coşturdu. Aslında hangi devirde olursa olsun yürüdüğü yolun, yöneldiği gayenin ve dayanıp bel bağladığı kuvvetin farkında olanlar bu şuur ve kendi iç dinamikleri sayesinde tekrar tekrar o zirveleri aşmış ve o şahikalara ulaşmışlardır. Arz onların ayaklarının altında küçüldükçe küçülmüş, gökler onların irfanlarına sine açmış, mesafeler onların gayretlerine selâm durmuş ve karşılarına çıkan engeller de onları hedefe taşıyan birer köprü hâline gelmiştir.. evet bu babayiğitler karşısında karanlıklar her zaman bozgun yaşamış, musibetler rahmete inkılâp etmiş, sıkıntılar kurtuluş yolu olmuş, tazyikler de birer terakki rampası...
İşte böyle birinin bugününü bütün bütün yıksalar, o yönelir yarınlara ve yoluna o kulvarda devam eder; yarınlarını da yok etseler atını mahmuzlar ve öbür günlere koşar. Baş edemezler böyle biriyle ve edememeliler de. Zira o imanı, azmi, ümidi sayesinde, bozgunlar yaşadığı ya da yıkıldığı durumlarda bile hep bir başka muvaffakiyet ve zaferin projeleriyle serinlemiştir. Ve yine böyle biri, önünde kinlerin, nefretlerin kudurup durduğu, ufkunu üst üste karanlıkların sardığı anlarda bile asla ümitsizliğe düşmemiş ve paniğe kapılmamıştır. Zira o, ne sadece dün, ne bugün ne de yarındır. O bütün bu zamanların hepsine sözünü geçirme konumunda bir “sahibülvakt” ve bir “ibnüzzaman”dır. Bilir yaşadığı zamanın dilini, bildiği gibi dinin ruhunu, Kitab’ının esrarını. Görüldüğü ve hissedildiği her yerde hatırlatır Saadet Çağı’nın insanlarını. O, duyguları, düşünceleri, iffeti, ismeti, vefası, sadakati ve eğilip bükülme bilmeyen sağlam karakteriyle âdeta granitten bir âbide gibidir; çevresinde her şey üst üste devrilse –alimallah– tırnak kadar bir parçası dahi kopup düşmez.
Öyle ümit ediyoruz ki; işte bu sağlam karakter sayesinde, bugün olmasa da yarın mutlaka, hicranla yanan sinelerin hicranı dinecek, asırlardan beri iki büklüm yaşayanlar bellerini doğrultarak var olduklarını haykıracak, zulmetlere yenik ruhlar dirilip çevrelerini saran karanlıkları kovacak ve herkes olağanüstü bir gayret ve performansla kendi ruh ve mânâ köklerinin kılavuzluğunda bütün engelleri aşarak, özüyle bütünleşip talihinin zirvesine ulaşacaktır.
İnanan Sarsılsa da Devrilmez, Mayıs 2001 / Örnekleri Kendinden Bir Hareket
***
Günümüz insanının meşguliyetinin çokluğu ve maddî mevzuların da gündemi çok işgal etmesi yüzünden, insanın yetişme ve kendi adına derinleşmeye hiç zamanı kalmıyor. Hâlbuki biz, en başta dinî duygu ve düşüncelerimizi hayata geçirme vazifesiyle sorumluyuz.
Evet, bizim asıl vazifemiz, hayatımızı bir dantela gibi dinî duygu, dinî düşünce atkıları üzerinde örmekten ibarettir.. ve bunun haricindeki meselelere de “Olsa da olur, olmasa da olur…” kabîlinden bakmak durumundayız. Bunun için 24 saatlik günümüzün, 7 günlük haftamızın, 30 günlük ayımızın ve tabiî 365 günlük senemizin hiçbir dilimini zayi etmeden, fevkalâde bir program yapmalı ve o programda vaktimizin önemli bir bölümünü hizmet-i imaniye yolunda sarfetmeye özen göstermeliyiz. Bizi bekleyen ve hayatî ehemmiyeti haiz olan işlerin üzerinde olabildiğince hassasiyetle durmalı ve yumurtaları üzerinde dönüp duran bir kuluçkanın duyarlılığını sergilemeliyiz. Eğer biz bu hassasiyeti gösterebilirsek, meydana gelecek olan yavrular da, bizim onlar üzerinde gösterdiğimiz ihtimamı hissedecek, şaşıracak ve “Neden bu kadar ilgi ve alâka?” diyeceklerdir.
Aslında ben de, yıllardan beri hep bu türlü insanları bekledim, durdum. Onları bir gün mutlaka bulacağım ümidiyle beklemeye de devam edeceğim; zira bu düşüncedeki insanların sahip çıktığı bir mefkûreyi, Allah zayi etmeyecektir. Gerçi, bu türlü insanlar görmedim desem nankörlük etmiş olurum. Gündüzleri okula, akşamları da üç ayrı yerde programa giden çok kıymetli arkadaşları tanıdım. Dört bir yanda, bin bir türlü belanın kol gezdiği namüsait şartlar altında “Her şeye rağmen…” deyip hiç durmadan koşan mânâ erleri müşâhede ettim.
Aslında bugünkü durum da, sebepler planında, işte bu türlü samimî, ihlâslı insanların alın terleri ile gerçekleşti. Ne var ki, olanlar, olması gerekli olan, istenilen ve beklenilen ölçüde değildi. Zannediyorum hepimiz daha büyük fedakârlıklar bekliyorduk. Meselâ, sizlere, arz ettiğim samimiyet, safvet, içtenlik, sıcaklık ve hasbîlikle; hatta başkalarını yaşatma arzusu ve onlara ahireti kazandırma isteğiyle kendilerini helâk edecek babayiğitler beklerdik.. beklemeye devam da edeceğiz. Bu hususta elli defa fecr-i kâzip ile aldansak, elli defa sinek kanatlıları Heraklit diye alkışlasak, elli defa ateş böceklerini yıldız zannetsek.. dahası bütün bunlarda aldandığımızı hissetsek de beklemeye devam edeceğiz.
Fasıldan Fasıla-3
***
Efendimiz (sas) ve peygamberlik davasının vârisleri
Aslında Cenâb-ı Hakk’ın Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatında gösterdiği her şey, kıyamete kadar dava-yı nübüvvetin vârisleri için de birer örnek ve daima müracaat edilecek bir misaldir. Kur’ân-ı Kerim’de diğer enbiya-i izamın hayatlarından değişik tablolar birer örnek olarak gösterilmiştir. Meselâ, Mümtehine Sûresi’nin dördüncü âyetinde meâlen şöyle denilmektedir: “İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda size güzel bir örnek vardır. Hani onlar hemşehrilerine şöyle demişlerdi: ‘Bizim, ne sizinle, ne de Allah’tan (celle celâluhû) başka ibadet ettiğiniz şeriklerinizle hiçbir ilişiğimiz kalmamıştır. Siz Allah’ın (celle celâluhû) tek İlâh olduğuna inanmadıkça, biz sizi reddediyor, bizimle sizin aranızda ebedî olarak düşmanlık ve nefret meydana geldiğini ilan ediyoruz’ Ne var ki İbrahim’in babasına ‘Senin için Rabb’imden mağfiret dileyeceğim. Bununla beraber, Allah’ın senin hakkında dilediği hiçbir şeyi önlemem mümkün değildir’ demesi başka. Onun ve beraberinde olanların duası şudur: ‘Ey Yüce Rabb’imiz, yalnız sana güvenip dayandık, sana yöneldik ve sonunda da senin huzuruna varacağız!’ ” (Mümtehine, 60/4) Hz. İbrahim ve ashabının hali, Ashab-ı Kehf’inki gibi bir baş kaldırma, küfre karşı bir tavır ortaya koymadır. Daha pek çok âyette bu türden örnekler vardır ve onlar sayesinde mü’minlere belli yol işaretleri gösterilmektedir.
Fakat o peygamberlerin sergüzeşt-i hayatlarını isabetli anlayabilmek ve onları doğru değerlendirebilmek için Hakikat-ı Ahmediye çok iyi bilinmelidir. Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) temsili “gez-göz-arpacık” gibi kabul edilip meseleye o zaviyeden bakılmazsa diğer peygamberlerin hayatları vesilesiyle verilen örnekler de doğru anlaşılamaz. Mesela, Hz. Musa’nın kaçması çok farklı yorumlanabilir. Fakat Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ve onun mübarek temsili “gez-göz-arpacık” gibi kullanılır ve ancak bir hicret penceresinden o kaçışa bakılırsa mesele doğru anlaşılır. Seyyidinâ Hz. Davûd’u doğru yorumlama da, Seyyidinâ Hz. Mesih’i yanlışsız okuma da o sayede olur.
Öyleyse bizim için Hz. İbrahim, Hz. Nuh, Hz. Salih (aleyhimüsselâm) efendilerimizin hayatında çok önemli dersler vardır. Fakat bizim, bu derslerin âdeta bir dantela gibi işlenmiş olmasını, ruhumuz, vicdanımız, hissimiz, bütün zâhir ve bâtın lâtifelerimizle kabul etmemiz ve onları doğru değerlendirmemiz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) kaneviçesini bir model olarak kullanmamıza bağlıdır. Bu açıdan bizim için, isterseniz eski mantıkçıların sözüyle diyeyim, evvelen ve bizzat, birinci dereceden örnek, muktedâ bih ve rehber-i ekmel Hz. Muhammed’dir. Ondan sonra diğer peygamberlerden de dersimizi alırız; ama onun vasıtasıyla alırız. Yani, aramızda o vardır. Onun yorumuna, onun seslendirmesine göre onları değerlendirir ve onlardan istifade ederiz.
Evet, sözü tekrar esas mevzumuza getirecek olursak, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bizim için bir örnektir. Tebliğ vazifesini yaparken Allah’ın korumasına mazhar olması yönüyle de bizim için bir misaldir. Eğer biz de kendimizi bazı kimselere bir şeyler anlatma konumunda hissediyorsak, belli ölçüde de olsa bize verilmiş bir kısım nimetlerin farkındaysak, işte bu farkındalığın hakkını vermemiz lâzımdır. Mesela, siz güzel konuşuyorsunuz. Yani, maksadınızı din-i mübini seslendirme adına çok rahatlıkla ifade edebiliyorsunuz. Bir arkadaşınız da kalemi eline aldığı zaman, makâsıd-ı ilâhîyeye uygun şekilde, duygu ve düşüncelerini kelimelere dökebiliyor; çok rahatlıkla yazabiliyor ve hüsn-ü kabul de görüyor yazdıkları. Şimdi bunlar birer ilk mevhibedir. İlk mevhibeler, Allah’ın lütfu ve ihsanıdır. Bu ilk mevhibeler kendi nev’inden şükür ister; bu şükür de anlatma, yazma, ifade etme ve böylece nimetleri sergileme şeklinde olacaktır. Ve dolayısıyla şöyle böyle donanımınız varsa, o donanımınızla siz de kendi konumunuzun hakkını vermeye çalışıyorsanız, sizin de bazı kimselerden kötülük görmeniz her zaman mümkün ve muhtemeldir.
İşte, Üstad’ın “Kardeşlerim, biz inayet altındayız; Allah’ın izni ve keremiyle onların elleri bize ulaşamayacaktır” dediği gibi, siz vazifenizi hâlisâne yapmaya çalışırsanız Allah (celle celâluhû) sizi de eşrârın şerrinden, kötü niyetlilerin entrikalarından siyanet edecektir. Bu koruma vaadi, Efendimizi (sallallahu aleyhi ve sellem) “sika”ya ulaştıran bir iltifat olarak telakki edilmesine karşılık, bizim için tam bir teselli kaynağıdır, çünkü bizim ona ihtiyacımız var. Biz öyle bir teselli ve koruma sözüne muhtacız. Ne ölçüde muhtacız? Tam tevekkülü elde etme, teslimiyete ulaşma adına muhtacız. Çünkü biz zayıfız. Donanımımız, Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) katlandığı o büyük sıkıntılara, dert ve çilelere katlanmaya müsait değil.
Bakın o hususî donanımlı “İnsanlığın İftihar Tablosu”na... Gavres isminde cesur bir kabile reisi, kimse görmeden, tâ onun yanına kadar gelerek, elinde kılıç, Resûl-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma, “Şimdi seni elimden kim kurtaracak?” diyor. Âdeta kâinatı ihtizaza getiren bir ses duyuluyor: “Allah!...” Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem), cesareti ve mehîb sesi karşısında Gavres, iki omzu ortasına gaibden bir darbe yemiş gibi kılıç elinden düşüyor, yere yuvarlanıyor. Allah Resûlü, kılıcı eline alıyor ve “Ya şimdi seni benden kim kurtaracak?” diyor. Ama onu cezalandırmıyor, affediyor. O adam kabilesinin yanına gidince herkes hayrette kalıyor. “Ne oldu sana? Niçin bir şey yapamadın?” diyorlar. O şöyle cevap veriyor: “Ben şimdi insanların en hayırlısının yanından geliyorum” Evet, bir insanın güçlü olduğu zaman affedici olması çok mühimdir. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) güçlü olduğu anın hakkını da veriyor. Elinde güç ve güce ait imkânlar olmadığı zaman da “Asıl Güç Kaynağı”na dayanıyor. Hemen “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” cephanesini harekete geçiriyor.
İşte bu hâdise de gösteriyor ki, onda tevekkülün çok çok üstünde bir sika ufku vardı ve söz konusu âyet onun için sika ufkunda bir beyandı. Ama onu, bizim için tevekküle bir çağrı sayabilirsiniz. “Allah’a tevekkül edin, korkmayın. Allah kefil olarak size yeter. Yardımcı arıyorsanız Allah size yeter. Dost isterseniz Allah yeter” demektir. Evet, biz de Allah’ın (celle celâluhû) ihsan ettiği ilk mevhibeleri iyi değerlendirir, sorumluğumuzu yerine getirirsek mutlaka bizim önümüze de engeller konacaktır. Dert, sıkıntı, çile ve mukaddes ıstırap bu yolun kaderidir. Fakat unutmamalıyız ki, biz Allah’ın görüp gözetmesi altındayız; onun inayet, riayet ve kilaeti altındayız. Elverir ki biz, ona karşı itimadımızı tam tutalım. Bir de, o riayet çerçevesi içine girme konumunu koruyalım. Yani, eğer özel bazı kimseler oraya alınıyorlarsa; mesela vefalılar, sadıklar, tebliğe kilitlenmiş ve adanmış insanlar, günaha karşı tavır koymuş babayiğitler o daire içine alınıyor, onlara siyanet, inayet, riayet ve kilaet vadediliyorsa; biz de o vasıfları üzerimizde bulunduralım. Eğer o mevzuda başımıza bir şey geliyorsa; hıfz-ı ilâhîyi görmüyor, hissetmiyorsak; o bizim kusurumlarımızdan, olmamız lâzım geldiği gibi olamayışımızdandır. Zırhımızda bir delik açıldığından, temrenimiz kırıldığından, sadağımızda ilâhî inayeti avlayacak bir ok kalmadığındandır.
Bu açıdan iki şeye çok dikkat etmemiz lâzımdır: Birincisi, o daire-i kudsiye içine girebilmek, yani, ihlâs dairesi içinde ihlâslılar, sadıklar, vefalılar ve adanmışlarla beraber olmak; ikincisi, Allah’a (celle celâluhû) çok güvenmek, çok itimat etmek ve üzerimize düşen vazifeyi mutlaka yapmak.
Bediüzzaman Hazretleri, sohbetimize mevzu olan ayet-i kerimenin Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Kur’ân’ın mucizelerinde olduğunu ifade eder. Bu faslı da şimdilik, onun sözlerine kulak vererek bitirelim: “Evet, Resûl-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm çıktığı vakit, değil yalnız bir taifeye, bir kavme, bir kısım ehl-i siyasete veya bir dine, belki umum padişahlara ve umum ehl-i dine tek başıyla meydan okudu. Hâlbuki onun amcası en büyük düşman ve kavim ve kabilesi düşman iken, yirmi üç sene nöbettarsız, tekellüfsüz, muhafazasız ve pek çok defa suikaste maruz kaldığı halde, kemâl-i saadetle, rahat döşeğinde vefat edip Mele-i Âlâya çıkmasına kadar hıfz ve ismeti, “Allah seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır” (Maide, 5/67) âyetinin ne kadar kuvvetli bir hakikati ifade ettiğini ve ne kadar metin bir nokta-i istinad olduğunu, güneş gibi gösterdi.”
Kırık testi-1
***
Hırs yapılacaksa, Allah’ın rızasını elde etme ile Allah ve Resûlü’ne ulaşma mevzuunda yapılmalıdır. Aslında hırs olmadan dünyayı imar etmek imkânsızdır. Fakat bu uğurda hırsa takılıp arzu ve isteklerinin zebunu olarak yolda kalmak tehlikesi de söz konusudur. İşte yolların ayrım noktası: Bizim için bu dünyada, başarılı olmuş bir matador gibi “Allah’ım!” diyerek şehadet parmağını kaldırıp başarıyı ilan etmek de söz konusu; o kötü duyguya yenik düşüp mahcup ve mahzun iki büklüm, sürüm sürüm sürünmek de... Bu açıdan denebilir ki, insan bir taraftan kazanma, bir taraftan da kaybetme kuşağında bulunmaktadır. Hırs öyle bir haslettir ki, onunla dünyalar kazanılabildiği gibi, –hafizanallah– dünya ve ahiret kayıp da edilebilir...
Hâsılı, herkeste hırs hissi vardır. Ne var ki, hırsın babayiğitleri her zaman terslik gibi görünen bu handikapları aşıp olumsuz gibi görünen şeyleri olumlu hâle getirerek, hiç olmayacak şeylerden bereket elde edebilirler.
Fasıldan Fasıla-5, Fikir Atlası
***
Kur’ân ve Sünnet’te zikredilen sekîne; Cenâb-ı Hakk’ın insanlara gönderdiği ukbâ buudlu ve metafizik âlemle alâkalı, indiği kimselerin kalblerine kût ve kuvvet, iradelerine fer veren melekûtî bir nesne ve bir tecellîdir. Yerinde hak dostları tarafından istenmiş, yerinde talepsiz, ama “hâl”e lütfedilmiş öyle sırlı bir teveccühtür ki, onun atmosferine girenler oldukları yerden nâmütenâhîliği duyarlar. Bu arada bazıları sekîneye, meleklerin inmesi, bazıları ruhanî varlıkların gelmesi demişlerdir. Ne var ki, ister melekler, isterse melekler haricindeki ruhanî varlıklar olsun, sekîne indiği yere itminan da iner.. iner ve öyle bir atmosfer meydana getirir ki, artık orada bir doymuşluk ve itminan hâsıl olur. Hem öyle bir hâsıl olur ki, o çerçevede her tarafa ölüm yağsa, ihtimal sekîneye eren kılını bile kıpırdatmaz. İşte Hendek’in, وَزُلْزِلُوا “Sarsıntıya uğradılar.” ifadesiyle anlatılan, o günlerce muhasaranın demir pençesinde kıvrandıkları hâlde dimdik ayakta durmasını bilen babayiğitleri.! Ve işte Uhud’un her şeyi temelden sarsan depremleri karşısında ölüme meydan okuyan leventleri..! Kolay değil; Hz. Hamza başta olmak üzere pek çok yiğit şehit olmuş ve yetmişe yakın insan ukbâya göç etmişti. Bütün bunlardan sonra Allah, sekîne ile onların imdadına yetişince, hepsi yeniden aslanlar gibi kükremiş ve ertesi gün yaralı olanlar dahil herkes yeni bir seferberlik demiş ve yürüyemeyecek derecede mecruh olanları sırtlarında, omuzlarında taşıyarak düşmanı takibe koyulmuşlardı. Ebû Süfyan, kendilerini bu halleriyle bile Mekke’nin içine kadar kovalamaya azimli bu insanları görünce “Uhud’da bir parça zafer kazandık. Onu da elden kaçırmayalım..” diyerek ordusuna bir an evvel hızla kaçma emrini vermişti.
Onun için yukarıda belirttiğimiz gibi sekîne, bilinen bu özelliklerinden dolayı öteden beri dualarda istenen bir husus olmuştur. Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hendek öncesi çukurları kazarken, sahabe-i kiramla beraber, hep bir ağızdan فَأَنْزِلَنْ سَكينَةً عَلَيْنَا “Sekîne indir bizim üzerimize.” demişti.
Yalnız; sekîne her kişi veya her kavme aynı şekilde tecellî etmeyebilir. Allah’ın lütfu, mevhibesi diye de nitelendirdiğimiz sekînenin inişinde, fertlerin veya cemiyetlerin durumu hep söz konusu olagelmiştir. Meselâ; Bedir’de sekîne, meleklerin harp meydanında, onların çelik çavak hareketleri ile temsil edilmiştir; Üseyd b. Hudayr’a, hâlisâne Kur’ân okurken gelen sekîne, buğumsu bir bulut şeklinde tecellî etmiştir. Hicret esnasında, Sevr mağarasında Hz. Ebû Bekir’in Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) adına tüm çırpınmalarına rağmen, Allah’a tevekkül ve itimadını koruyan Efendimiz’de o, kalbte doymuşluk ve itminan şeklinde tecellî etmiştir. Yine hicrette kinle bilenen kılıçlara hedef olacağını bile bile Efendimiz’in yatağına yatan Hz. Ali’de itminan ve güven şeklinde belirmiştir.
Kur'an'dan İdrake Yansıyanlar, Bakara Suresi
***
Nice kadınlar ellerinde sargılar, bellerinde mataralar, yaralılara su vermek ve yaralarını sarmak için oraya gelmişlerdi.. tabiî başlarında da Ümmü Umâre (radıyallâhu anhâ), tarihin şerefle yâd edeceği büyük kadın.. beyini ve oğullarını göndermişti, onlar savaşacaklardı. Kendisi de belinde matara, elinde sargılar, yaralıları tedavi için orada bulunuyordu.
Gördüğü manzara dehşet vericiydi. Allah Resûlü’nün etrafında etten kemikten bu kale parça parça olup devriliyor ve hain eller adım adım O’na doğru yaklaşıyorlardı. Aslında bütününü doğramadan hatta onları kütükte doğranan bir et hâline getirmeden, Allah Resûlü’nün semtine sokulmaları mümkün değildi. Orada artık, her gayz ile bilenen kılıç, O’nun için bileniyor, her nefretle atılan ok, O’nun için atılıyor, her kalkan mızrak, O’na doğru kalkıyor, ama bütün bunlar gidip bir mü’minin bağrına saplanıyordu. Bir an gelmişti ki kırılmadık kol, kesilmedik baş kalmamıştı.
Tam bu esnada Allah Resûlü, üzerine gelmekte olan bir grup gözü dönmüşü göstererek: “Bunlara karşı kim çıkacak?” deyince Nesibe (radıyallâhu anhâ) elindeki sargıları, belindeki matarayı atarak: “Ben yâ Resûlallah!” cevabını vermiş ve müdafaa hattında yerini almıştı. Artık şimdi o, bir dişi aslan gibi elindeki kılıçla sağa sola saldırıyor ve Resûlullah’a yaklaşanları biçip geçiyordu.
Oraya sargı sarmak, yaralıları tedavi etmek için gelmişti ama, iş başa düşünce âdeta aslan kesilmişti. O, Allah Resûlü’nün önünde mücadelesini devam ettirirken oğlunun kolunun bir kılıç darbesiyle kesildiğini görür, koşar onu sargı ile sarar ve elini sırtına vurarak: اِذْهَبْ فَقَاتِلْ أَمَامَ رَسُولِ اللهِ “Git, Resûlullah’ın önünde savaş evlâdım!” der ve savaş mevkiine döner. O kadar yakın savaşıyordu ki, âdeta Allah Resûlü’nün fısıltılarını duyuyordu. Sırtında, elin içine girip saklanacağı kadar derin bir yara açılmış, kanlar içinde, O, Allah Resûlü’nün fısıltılarını, Allah Resûlü de onun fısıltılarını duyacak kadar birbirlerine yakınlar.
O çocuğunu savaşa gönderdikten sonra Allah Resûlü ona şöyle buyuruyor: مَنْ يُطِيقُ مَا تُطِيقِينَ “Senin şu yaptığına kim takat getirebilir ki, kim dayanabilir ki!” Bunu yakalayan (duyan) büyük kadın: اُدْعُ اللهَ أَنْ يَجْعَلَنِي مَعَكَ يَا رَسُولَ اللهِ “Allah’a dua et, beni Cennet’te seninle beraber eylesin!” der. Ve Allah Resûlü ellerini kaldırarak, yüzünden, sırtından, kolundan kanlar akan bu kadına dua eder: “Allahım, Cennet’te onu benimle beraber kıl!” Şerefli kadın bu duayı işitince: “Gayri kıyamete kadar O’nun önünde savaşabilirim.” der.
Bütün hayatı, şeref tablolarıyla âdeta bir danteladır: Akabede Efendimiz’e biat edip Medine’ye davet etmesi.. bütün aile efradıyla İslâm’ın emrine girmesi.. Peygamberimiz’in önünde Uhud’u göğüslemesi; en babayiğitlerin önünde bir performans sergilemesi.. tesettür âyeti nazil olunca, fiilen cihada iştirak edememe üzüntüsüyle sarsılması.. yalancı peygamberler döneminde, yeniden sahneye çıkıp, Yemame’de savaşması; savaşıp kolunu ve oğlunu orada bırakıp geriye dönmesi gibi bir kadın mukavemetini aşan çok televvünlü ve dolu dolu bir hayat yaşamıştır.
Sonsuz Nur-2
***
Aslında hepimize, alışageldiğimiz şeylerden ayrılmak zor gelir: Meselâ Ramazan’da alıştığımız iftarları, imsakları, teravihleri ve oruçları içimizde derin derin hissederiz.. ve yine Kâbe’ye giderken, Kâbe’den de buraya dönerken, şu muvakkat ayrılışlarda ve firaklarda, içimizde ne türlü hicran esintilerinin bulunduğunu, çoğumuz kim bilir kaç defa yaşamışızdır. Hâlbuki hicrette ashab efendilerimiz, yurtlarını, yuvalarını, evlâd ü ıyâllerini de terk ediyorlardı. Meselâ, Hz. Ömer (radıyallâhu anh) giderken zevcelerini götürmüyor. Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) giderken, onun yanında da, Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) yoktur. Efendimiz’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) arasında küçük bir bağın teessüs etmeye başladığı o dönemde, evet o azîzelerden azîze olan kadının ayrı bir izzet kazandığı o dönemde nerededir acaba Hz. Âişe Validemiz (radıyallâhu anhâ)? Nerede isimlerini bile bilmediğimiz Hz. Ebû Bekir‘in zevceleri, nerede o çok yaşlı ve gözleri görmeyen babası Ebû Kuhafe..? Nasıl bunları bırakıp gitmişti?
Bu şefkat kahramanlarının şefkatsiz olduklarını söyleyebilir miyiz? Hayır, onların hepsi de birer merhamet âbidesiydi ve her türlü takdirin üstünde kuvvetli aile bağlarına sahip idiler.. ama Hak mülâhazası ve Hak yolunda hicret her şeyin önüne geçiyordu.. geçiyordu da, kimileri böyle bütün varlıklarını Mekke’de bırakıp ayrılıyor.. kimileri güpegündüz ve herkese meydan okuya okuya Medine yollarına dökülüyor.. kimileri de Allah yolunda hicretin dışında hiçbir şey bilmeden bir meçhule doğru “şedd-i rihal” ediyordu. Ayrıldıkları yerde yurt yuva, evlâd ü ıyâl, mal menal her şeye sahip idiler; gidecekleri yerde ise onları, yalnızlık, gurbet, fakr u zaruret bekliyordu. Medine’deki babayiğitlerin, evlerini onlara tahsis edip, onları bağırlarına basacakları henüz belli değildi. Bu itibarla onlar bir insanlık kıvamını temsil ettikleri gibi, aynı zamanda müstesna bir topluluk olan ensar cemaatinin ortaya çıkmasına da yardımcı oluyorlardı.. ve böylece ensar, kudsîler ölçüsünde havarileşiyor, muhacirler de ensar oluyordu.
Asrın Getirdiği Tereddütler-4
***
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun öyle bir kabı vardı ki hangi dünyevî engel önüne çıkarsa çıksın Allah’la münasebeti açısından hiç zaafa düşmeyecek, hiçbir zaaf göstermeyecek ve misyonunu yine hakkıyla eda edecekti.. hem de en büyük insanlar gibi. Estağfirullah, ne büyük insanı; büyük insanlar O’nun kapısında kul bile olamaz.
Ama bize gelince, biz bir kapının kilidini açmakla meşgul olurken, zannediyorum bir başka kilit karşımıza çıksa ne yapacağımızı şaşırır kalırız. Bu konuda aşmışlıkla, aşmamışlık birbirine karıştırılmamalı. Bu iki şeyi birbirine karıştırmak, netice itibarıyla her şeyi karıştırmak demektir.
Evet, Şark’ı bilmez, Garb’ı görmez nâdânların yarım yamalak bilgileriyle böyle bir ruh hâletini anlamak mümkün değildir. Bu iş, gönül enginliği içinde Allah’ı duymuş, böyle bir duymayı irfan hâline getirmiş, irfan duygusunu muhabbetle bezemiş ve muhabbetini aşk u şevk enginliğine ulaştırmış babayiğitlerin kârıdır.
Ben bütün dengelere başkaldırarak, başkalarının arkalarından koştuğu şeyleri ayağının ucuyla bir kenara itecek, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun beyanı içinde dininden, diyanetinden dolayı kendilerine deli denilecek 5-10 insan istiyorum. Kendini hiç düşünmeyen, makam, mansıp, şan, şeref, şöhret, para, evlâd ü ıyâl demeyen 5-10 insan. N’olur Allahım! Senin hazinelerin geniştir. İsteyene istediğini ver; bana da bu ölçüde 5-10 insan. N’olur Allahım…
Fasıldan Fasıla-3
***
Ulaşabildikleri ölçüde –imkânı varsa– bütün gönülleri imanla donatmak; her yerde, dinin hayata hayat olmasını temine çalışmak; bilumum karanlıkta kalmış ruhları aydınlatmak; içinde bulundukları toplumun sıkıntılarını gidermek; kendi namus ve şereflerini koruma hususunda gösterdikleri hassasiyeti aynıyla başkaları için de göstermek; ellerini Allah’a her açışlarında kendileri hakkında olduğu kadar, hatta daha da fazla, umum Müslümanlar hakkında hayır dileğinde bulunmak; sabah-akşam:
اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِأُمَّةِ مُحَمَّدٍ ، اَللّٰهُمَّ ارْحَمْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ
dualarıyla ümmet-i Muhammed’e merhamet ve mağfiret dilemek; kendilerine kötülük yapanları dahi affedecek kadar civanmertçe davranmak; herkese kucak açmak ve onlara gönlünün sıcaklığını duyurmak; bütün bunları yaparken de en küçük teferruatına kadar dinin âdâbını korumak; diyanet adına da O’nun izini sürüyormuşçasına adım adım Peygamber’i (aleyhissalâtü vesselâm) takip etmek; Kur’ân’ın resmettiği o yüce ahlâkı kusursuz temsile çalışmak; kin, nefret, haset, suizan ve düşmanlık... gibi hayvanî huylardan uzak durmaya kararlı olmak bu babayiğitlerin en önemli vasıflarıdır ve her biri birer keramet olan bu hususlar kevnî harikaların kat kat üstünde kıymetleri haizdirler.
Evet, en büyük keramet, arızasız ve aralıksız Kur’ân ahlâkıyla yaşamaktır ve Allah’a en yakın olanlar da zannediyorum işte bu ruhun temsilcisi olanlardır.
Keramet, Ağustos-Eylül, 2003 / Kalbin Zümrüt Tepeleri-3
***
Günümüzdeki tarihin “oluşum”unda en müessir saikler ve şahıslar kimlerdi? Bu milletin bağrında son bir kere daha var olma aşk ve heyecanını kimler uyardı? Millî ruh bestesini kim hazırladı ve bu besteyi seslendiren hangi vatan evlatlarıydı? Bunlar tam olarak bilindikten sonra, zannediyorum nelerin idealize edilmesi gerektiğini daha iyi anlayacak ve yarınlarla alâkalı planlarımızı daha “net” olarak ortaya koyabileceğiz.. koyabilecek ve düşüncesini, davasını, aşkını, müsamaha ahlâkını kalbinde dipdiri tutabilmiş babayiğitlerin yolunda yürüme bahtiyarlığına ereceğiz.
Kargaşadan Nizama, Ekim 1995 / Ruhumuzun Heykelini Dikerken
* * *
Soru: Cemm u nefir zamanı ne demektir? Hükümleri nelerdir?
“Nefir” kelimesi Kur’ân’da değişik şekillerde geçer ve toplumun topyekün, kadın-erkek, yaşlı-ihtiyar hepsinin seferber olması mânâsına gelir. Olağanüstü olan bu hâli, fıkıh muvacehesinden değerlendirdiğimizde diyebiliriz ki, bir memleket dıştan, yabancı bir devlet tarafından işgal edilip limanları, tersaneleri, hava meydanları, otobüs garajları ve yolları tutulduğunda, cihad etmek sadece orduya değil kadın-erkek, yaşlı-genç herkese farz olur. Böyle bir durumda münadiler toplumun her kesimine seslenerek insanları cihada davet eder.
Meseleyi daha iyi anlamak için Asr-ı Saadet’ten birkaç örnek verelim. Asr-ı Saadet’te harp için ordular hazırlanırken, bir yandan da seferber olmaya dair umumi âyetler okunurdu. Zannederim, Ebû Talha ve Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretlerinin umumi seferberlik mevzuundaki tehâlük ve heyecanı herkesin malumudur. Bu iki sahabî de çok yaşlıydı. Hele torun sahibi olan ve o güne kadar Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) uğrunda harb meydanlarından geri kalmayan Ebû Talha (radıyallâhu anh), atın üzerinde duramayacak derecede ihtiyarlamıştı. (O’nun Büreyhâ’da bir bahçesi vardı ki, Efendimiz onun ağaçlarının altında yer yer oturur, onun soğuk sularından içer ve hurmalarından yerdi. Bu çok güzel bahçeyi Ebû Talha da çok severdi. لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ “En çok sevdiğiniz mallarınızdan Allah yolunda harcamadıkça ‘fazilet’ mertebesine ulaşamazsınız, Allah katında iyilerden olamazsınız, yani birr u takvaya nâil olamazsınız.” âyet-i kerimesi nâzil olunca Ebû Talha, âyeti düşünüp aklında değerlendirmiş ve Allah Resûlü’nün huzuruna gelip çok hoşlandığı ve sevdiği bahçesini sadaka olarak vereceğini söylemişti. Efendimiz de (aleyhissalâtü vesselâm), o bahçenin kendi fakir akrabalarına verilmesini söylemişti. Bu arada şu hususu da belirtmekte fayda var: Herhâlde bize böyle bir bahçe lütfedilse onu ölene kadar saklar ve korurduk. O Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir kere hanemize teşrif etse ve bir yere otursaydı o toprak parçasını keser, bir kalıp hâline getirir ve sırtımızda taşırdık. İşte bu ölçüde cömert olan ve dışıyla, içiyle olgunlaşmış babayiğitlerden babayiğit Ebû Talha, umumi seferberlik zamanında da atının üzerinde zor dursa bile, harp meydanlarından geri kalmamıştı ve kalmayacaktı da...)
Evet, Ebû Talha’nın (radıyallâhu anh) hayatının her karesi amel ve aksiyonla dopdoluydu. Hele onun Uhud’da yaptıklarına bakınca, Allah (celle celâluhu) için seferber olmayı ne derece anladığı daha net görülecektir. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), yaralanmış bir hâlde iken kendisine oklar geliyordu. Ebû Talha’nın sadağında da oklar bitmişti. Efendimiz etrafı teftiş ederken başını her kaldırdığında Ebû Talha göğsünü Efendimiz’in önüne siper ediyor, oturup kalkıyor ve Efendimiz’i bir kalkan gibi korurken derin bir sevinç duyuyordu. Nebiler Serveri’ne bir şeyin isabet etmemesi için göğsünü, gelen oklara geriyor ve O’na bir şey olur diye tir tir titriyordu. Bütün hayatı böyle geçen Ebû Talha “Ey mü’minler! Sizler gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak hep birlikte seferber olunuz, Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad ediniz. Eğer anlıyorsanız, sizin için hayırlı olan budur.” âyet-i celîlesini her duyuşunda harekete geçmiş ve cepheye koşmuştu. Ve bir keresinde de Kıbrıs’a gidiliyordu. Çok yaşlı olmasına rağmen, çocuklarına seslenerek kendisini atın üzerine bağlamalarını ve Kıbrıs’a öyle gitmek istediğini söylemişti. Sebebi sorulunca da Kur’ân’da Cenab-ı Hakk’ın umumi seferberlikten bahsettiğini ifade etmişti.
Allah (celle celâluhu) yolunda seferber olmuş olanlardan Ebû Eyyûb el-Ensârî’ye (radıyallâhu anh) gelince onu bilmeyen yoktur. O, atın üzerinde duramayacak hâlde olmasına rağmen, İstanbul önlerine kadar gelmişti ki ölüm onun için âdeta âşıkın mâşukuna kavuşması gibiydi. Günümüz Müslümanlarının yer yer bu duyguyu aynı şekilde içlerinde duydukları da vâkidir. Şu kadar var ki, onlar tertemiz ve dupduru bir iklimde yaşamışlardı. Kimbilir onlar ölümü nasıl bir şevkle arzu ediyorlardı! Kimbilir belki bir mânâda Ebû Eyyûb el-Ensârî, dahası deyip, ölmeyi bile istemiyordu! İhtimal, güzel İstanbul’u fethederek oraya girmek, onun sokaklarında ezan sesiyle gerçek fethi yaşamak istiyordu. Nitekim İstanbul’a girildiğinde surların bir hayli dışında kalan Ebû Eyyûb Hazretleri, vefat ettikten sonra kendisinin götürülebileceği kadar İstanbul’un içlerine doğru götürülmesini istemişti. Öyle rivayet edilir ki Yezid’in en hayırlı işi de O’nun bu arzusunu yerine getirmesi olmuştu. Ordusunun önünde bu büyük sahabiyi getirip Bizanslıların, ne istediklerini sorması üzerine, Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin (radıyallâhu anh), Hazreti Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashabından biri olduğunu ve vefat ederken kendisinin surlara ne kadar yakın gömülürse o kadar iyi olacağını tavsiyede bulunduğunu söylemişti. Sözlerine kendisinin surlara ne kadar yakın gömülürse gelecekte İstanbul’u fetheden yağız delikanlıların, leventlerin atlarının kükreme ve kişneme seslerini duymak istediğini de eklemişti. İşte buydu Hazreti Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin tavrı! O, اِنْفِرُوا “Seferber olun…” şeklindeki umumî seferberlik âyetine “Lebbeyk!” diyerek böyle cevap vermişti.
Umumi seferberlik, memleket işgal edildiği zaman farz-ı ayn olur. Biz millet olarak Çanakkale’de bu seferberliği nim (yarım) olarak yaşadık. Bundan dolayı gelinlerimiz, analarımız, bacılarımız ve kızlarımız bomba taşıdılar, erkeklerimiz de yaşlı-ihtiyar demeden, yarım milyona yakını yollara dökülüp Allah adına memleketleri için seferber oldular. Netice itibarıyla da toprağımızı, ırzımızı ve namusumuzu çiğnetmemek için, dinimize dokundurmamak için çeyrek milyona yakın insanımızı yitirdik. Bizler bunun nasıl bir duygu olduğunu bilemiyor fakat bu savaşı destanlaştıranların yazdıkları satırlarda hissedebiliyoruz. M. Akif bu mevzu ile alâkalı iniltilerini bir yerde şöyle seslendirir:
“ Eşin var, âşiyânın var, baharın var ki beklerdin,
Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?
…
Ne zillettir ki: Nâkûs inlesin beyninde Osman’ın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın!”
Bana kalırsa şu andaki durum, Çanakkale’den bin beterdir. Günümüzde Müslümanı uyuşturacak ve uyutacak daha değişik bir durum söz konusu. Vâkıa, felâketlerin bazıları atlatılmıştır ama hem âdetullah olarak hem de tarihen sâbittir ki toplumumuzun kendini bulması, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nazarında matlup keyfiyeti kazanması, onun vereceği büyük mücadelelere bağlıdır.
Günümüz insanının, kendisini yenileyecek, mânevî ve ruhî olgunluğa ulaştıracak, kendi insanına hizmet götürecek, onları irşat edecek, haktan hakikatten mahrum, karanlık kabirler gibi, karanlık üstüne karanlık içinde kalan paslı bir kısım gönül ve vicdanlara nur-u Muhammedî’yi ulaştıracak mürşid ve mübelliğlere ihtiyacı vardır. Zaman, keyfiyet farklılığı göstermekle birlikte cemm u nefir yani umumi seferberlik zamanıdır. Herkes neyi varsa onunla seferber olmalıdır. Fabrikası olan fabrikasıyla, işi olan işiyle, zekası olan cevval ve faal zekasıyla, ilmi olan ilmiyle, idraki olan idrakiyle, enerjisi olan da enerjisiyle seferber olarak, inşâallah, bizim için mukadder olan yeni bir dirilişte payının olmasına çalışacaktır. Cemm u nefir budur ve günümüz de, keyfiyeti değişmiş olmakla birlikte, yine cemm u nefir günü sayılır.
Sohbet Atmosferi
***
Şehvet, şeytanın en büyük kozudur, denilebilir. Bana tarih boyunca şehvet mevzuunda dayanmış, sabretmiş, devrilmemiş kaç tane babayiğit gösterebilirsiniz? Kalbi hiç inhiraf etmemiş, gözünün içine yabancı bir hülya girmemiş, kulağı o işin mahremini duymamış, o istikamette adım atmamış, el uzatmamış kaç babayiğit? Zira o, şeytanın zil takıp oynadığı bir mesele. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) “Ümmetime bundan daha büyük bir imtihan, bir fitne vesilesi bırakmadım” buyuruyor. Bizim sabah akşam yaptığımız dualar, kişinin şehvetle imtihanı karşısında yaptığı duadır; “Böyle bir imtihanla karşı karşıya gelmeden sana sığınırım!” demektir. Tek taraflı da değildir bu iş. Erkekler kadınlarla imtihan olurken, kadınlar da erkeklerle imtihan olur.
Sohbet-i Canan / Kırık Testi-2
***
Tam günah eşiğinde ve uçurumun kenarında iken geri dönebilen ve büyük bir felaketten kurtulan yiğitler de yok değildir. Mahşerin dehşet verici tehlikelerinden “zıllullah”a sığınarak korunacak olan yedi grup insan anlatılırken, böyle bir iffet kahramanına da işaret edilmektedir. Zira, namus ve haysiyetini muhafazada fevkalâde hassas ve şehevânî isteklerine karşı alabildiğine kararlı o babayiğit, güzellik ve servet sahibi bir kadının günaha davetini “Ben Allah’tan korkarım” çığlığıyla reddedebilmiş ve irade ile aşılamaz gibi görünen bir akabeyi aşabilmiştir.
İkindi yağmurları / Kırık Testi-5
***
Hayatını hep “mehâfetullah” ve “mehâbetullah” kuşağında sürdürebilen, iffet ve ismetini muhafazada fevkalâde hassas, şehevanî isteklerine karşı alabildiğine kararlı ve nefsin fena tekliflerini, “Ben Allah’tan korkarım!” düşünce ve çığlıklarıyla savabilen babayiğit.
Sonsuz Nur-1
***
Bir zamanlar dünya insanları bizim yamaçlarımızda tıpkı Mescid-i Aksâ’ya, Kâbe’ye, Ravza’ya göç tertip edip tenezzühe çıktığı gibi tenezzühe çıkar ve bizim coğrafyada, bizim aramızda aradığını bulurdu. Bu dünya kendine ait büyüsü, kendine ait nefaseti ile o kadar cazipti ki, onu görenler kendilerini âdeta bir rüya âleminde hissederlerdi. Kimilerine göre o bir kere olmuştu ve artık tarihti. Bir bandı başa çevirmek gibi zamanı geriye işletmek veya aynı şeyleri bir kere daha yaşamak mümkün değildi.
“O yiğitler o atlara binip gitmişlerdi ve bir daha da geriye dönmeyeceklerdi.” (Ömer Seyfettin)
Bizim akıncı destanımızın, akıncı şuurumuzun, akıncı şiirimizin ana teması ise:
“Bekle, gözlerim yollarda, cepkeni kolunda
Pişdonu belinde, yeniden bir kere daha döneceği anı
bekle!”
Evet, sizler, bizler ve milletçe hepimiz, çevremiz harap eller, yıkılmış hanümanlar, kimsesiz çöller, başsız ümmetler, emek mahrumu günler, yarın bilmeyen geceler gördük. Uzak yakın bu çevrede hiçbir şey yoktu; sadece insanı andıran gölgeler vardı. Evet, “Kimse yok mu?” sesinize karşılık, “yok” diyecek ciddî bir ses yoktu. O yıkılmış coğrafyada İmam Hatip yoktu, Kur’ân Kursu yoktu. Üç beş insana Kur’ân okutmayı göze alan bir insan, aynen Hz. Ebû Bekir’in, –Muhyiddin İbn Arabî’nin Musâmeretü’l-Ebrar isimli kitabında naklettiğine göre– Hz. Ali’ye “Yâ Ali, sen daha çocuktun, biz birkaç defa ölümü göze almadan birine bir şey anlatmaya cesaret edemezdik. Dışarıya çıktığımız zaman bıçakların bizim için gayzla bilendiğiyle karşılaşır; içeriye girdiğimiz zaman dışarıya çıkmaktan, dışarıya çıktığımız zaman da içeriye girmekten bütün bütün ümidimiz kesilirdi ve bütün bunları göze alarak bir şey yapmaya teşebbüs ederdik ve bunları göze almadan da hiçbir şey yapılamazdı.” dediği gibi...
Bu sözleriyle Hz. Ebû Bekir, tarihî devr-i daimler içinde bir vahşet, bir zulüm, bir istibdat ve küfrün taarruz dönemlerinden biri sayılan ilk cahiliyeye ait korkunç bir baskı dönemini anlatıyor. Aslında ondan sonra da tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde bu, kaç defa tekerrür etmiştir ve edecektir de. Yeniden Ebû Cehiller, yeniden Ebû Lehebler olacak ve yeniden şeytan fitneye körük çekerek farklı stratejilerle karşınıza çıkacak ve sizin gibiler tulumbaları ellerinde hep yangından yangına koşacak ve fitne ateşlerini söndürerek sulhun sükûnun, emniyetin temsilcileri olduklarını gösterecekler.
Evet, bir dönemde bazı ülkelerde, birine Allah dedirtmeden evvel ölümü göze almak lâzımdı. Kendi kimliğinden bahsetmek yürek istiyordu. “Geçmiş”, “kültür”, “tarih”, “mukaddes miras”ım demek her babayiğidin kârı değildi.
Şimdilerde bu meş’um ülkelerde de karlar, buzlar erimeye başladı. Toprağı delip başını dışarıya çıkaran filizlerin hadd ü hesabı yok. Sağda solda nadir de olsa ‘hak’, ‘adalet’, ‘hürriyet’ diyenlerden söz edilebilir.
Buna, yüzlerce yıldan beri ölüm uykusuna yatmış kimselerin “ba’sü ba’de’l-mevt”i de denebilir. Evet, günümüzün nesillerine –bu mazlumlar ve mağdurlar dünyasının neresinde bulunurlarsa bulunsunlar– İsrafil sûrunu duymuş baharlıklar nazarıyla bakabiliriz.
Prizma-5 / Kendi İklimimiz
***
Sadakat ve ihlâs, enbiyâ-i izâm için hayatî birer sıfat oldukları kadar, dava-i nübüvvetin temsilcileri için de su kadar, hava kadar önemli birer vasıftırlar. Bu iki hususiyeti elde etmek ve bu nuranî iki kanatla kanatlanmak, onların en ehemmiyetli güç kaynaklarındandır. Birinciler, ihlâssız bir adım atamayacaklarına inanırlar; ikinciler de atamayacaklarına inanmalıdırlar.
Gerçekten de, sadakat ve ihlâs bir ucu insan gönlünde, diğer ucu Hakk’ın inayet katında öyle bir derinliktir ki, o derinliklere yelken açmış ve o kanatla kanatlanmış bir babayiğidin takılıp yollarda kaldığı görülmemiştir. Zira onlar, Allah tarafından teminat altındadır.. ve Allah, çok iş ve çok semereden daha ziyade, her işte rızasının gözetilmesine önem verir. Evet O’nun nazarında “Bir dirhem ihlâslı iş, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.”
İhlâs, bir kalb amelidir. Ve Allah da, kalbî temayüllerine göre insana değer verir.. evet; إِنَّ اللهَ لَا يَنْظُرُ إِلٰى أَجْسَـامِكُمْ وَلَا إِلٰى صُوَرِكُمْ وَلٰكِنْ يَنْظُرُ إِلٰى قُلُوبِكُمْ (fehvâsınca) “O, sizin suret, şekil ve dış görünüşlerinize değil; kalblerinize ve kalbî temayüllerinize bakar.”
İhlâs, Allah tarafından temiz kalblere bahşedilmiş, azları çok eden, sığ şeyleri derinleştiren ve sınırlı ibadet ü taati sınırsızlaştıran öyle sihirli bir kredidir ki, insan onunla dünya ve ukbâ pazarlarında en pahalı nesnelere tâlip olabilir ve onun sayesinde âlemin sürüm sürüm olduğu yerlerde, hep elden ele dolaşır.
İhlâsın bu sırlı gücünden dolayıdır ki, Allah Resûlü:
أَخْلِصْ دِينَكَ يَكْفِكَ الْقَلِيلُ مِنَ الْعَمَلِ “Dinî hayatında ihlâslı ol, az amel yeter.” buyurur.. ve: أَخْلِصُوا أَعْمَالَكُمْ لله فَإِنَّ اللهَ لَا يَقْبَلُ مِنَ الْعَمَلِ إِلَّا مَا خَلَصَ “Her zaman amellerinizde ihlâsı gözetin; zira Allah, sadece amelin hâlis olanını kabul eder.” diyerek amellerin ihlâs yörüngeli olmasına tembihte bulunur.
İHLÂS Temmuz, 1992/Kalbin Zümrüt Tepeleri-1
***
Gerçek muhabbet, insanın, bütün benliğiyle Sevgili’ye yönelip O’nunla olması, O’nu duyması ve topyekün başka arzulardan, başka isteklerden sıyrılabilmesiyle tahakkuk eder ki, böyle bir mazhariyete ermiş babayiğidin kalbi, her an Sevgili’ye ait ayrı bir mülâhaza ile atar.. hayali, her zaman O’nun büyülü ikliminde dolaşır.. duyguları her lahza O’ndan, başka başka mesajlar alır.. iradesi bu mesajlarla kanatlanır ve gönlü sürekli vuslat mesîrelerinde seyahat eder.
MUHABBET Temmuz, 1991 / Kalbin Zümrüt Tepeleri-1
***
Cûd ve sehâ, aynı zamanda seviye ve derece farkını da ifade etmek üzere şöyle sıralanabilir:
1. Hak yolunda ve O’ndan ötürü îmân ve ehl-i îmân uğrunda candan geçilmesidir ki, civanmertliğin zirvesi sayılır.
2. Riyâset ve makam mevzuunda her türlü fedakârlıkta bulunmadır ki, birincisine nisbeten bir kadem daha geri kabul edilmiştir.
3. Maddî refah ve mutlulukta başkalarını düşünme ki, öncekilere göre oldukça ucuz bir kahramanlıktır.
4. Bedel ve karşılık beklentisine girmeden ilim ve fikir bezlinde bulunmak ki diğerleri kadar ağır olmasa gerek.
5. Sa’yin semeresini infak ki, zekât ve sadaka gibi sorumluluklarımız bu cümleden sayılabilir.
6. Güler yüz, tatlı dil ve değişik hayırlara vesile olma ki, hemen herkesin muvaffak olabileceği bir hayır türüdür.
Bunlardan birincisi, cûd ve sehânın zirvesi, îsârın da esaslı bir derinliğidir ki, ona muvaffak olmak her babayiğidin kârı değildir. Bu babayiğitliği Baharistan sahibi şöyle seslendirir:
بَسِيم و زَر جَوَانمَردِي تَوَان كَرد خُوش آنكَس که جَوَانمَردِي بَجَان كَرد
“Gümüş ve altınla cömertlikte bulunmak kolaydır; hoştur o kimse ki, canıyla cömertlik eder.”
ÎSÂR Ocak, 1995 / Kalbin Zümrüt Tepeleri-2
* * *
Herkesi hoşnut etmek, her babayiğidin kârı değildir.
Ölçü ve Yoldaki Işıklar
* * *
Zeliha, sürekli bir gayret, azim ve kararlılık içindeydi.. evet o, kendisine bir hedef seçmişti; Yusuf (aleyhisselâm) mutlaka onun olmalıydı ve onun bütün derdi buydu. Nitekim, başka bir âyette onun durumu anlatılırken: قَدْ شَغَفَهَا حُبًّا “Aşkı kalbini delmişti.” deniyor. Hz. Yusuf’un (aleyhisselâm) durumu ise: كَذَلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّوءَ وَالْفَحْشَاء إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصِينَ âyetiyle: “İşte ondan kötülüğü ve fenalığı böylece engelledik. Çünkü o, bizim ihlâs kesilmiş kullarımızdandı.” iffetâmiz, ihsan buudlu sözlerle anlatılmaktadır.
Âyette geçen “muhlas” tabiri de çok mühimdir. Evet, bir “muhlis” vardır, bir de “muhlas”... Hz. Yusuf (aleyhisselâm), bu ikinciden yani muhlas olanlardandır. Her peygamber muhlastır. Muhlis, ihlâslı insan demektir. O, yaptığı her işi Allah (celle celâluhu) için yapar ve bütün yaptıklarında, sırf Cenâb-ı Hakk’ın rızasını gözetir. Bu itibarla, safvet ve samimiyet içinde, hep Allah’a (celle celâluhu) bağlılığı araştıran insana biz, “muhlis” diyoruz. Fakat görüldüğü gibi o, daha araştırma safhasındadır ve henüz yoldadır. Yani tasavvufî ifadesiyle “seyr ilallah” mertebesindedir. Allah’a (celle celâluhu) doğru giderken, amel ve davranışlarında istikamet mücadelesi vermektedir. Muhlas ise, bütün endişelerden kurtulmuş, ihlâsın zirvesinde taht kurmuş bir babayiğittir. O, “muhlis”in gitmekte olduğu yolları çoktan aşmış ve yolculuğunu “seyr minallah”la taçlamıştır bile. İşte böyle bir insan için, artık, yer yer bizim içine düştüğümüz varta ve sürçmeler söz konusu değildir ki, Yusuf (aleyhisselâm) da bunlardandır. Öyle ise, bir muhlise dahi yakışmayacak davranış veya düşünce, muhlas olan Hz. Yusuf’a (aleyhisselâm) nasıl yakışır?
Sonsuz Nur-1
***
Bir büyük insan, bir dertli ve muzdarip ruh şöyle der ve inler: “Bir gencin imansızlığı karşısında, inanan insanın kalbinin, vücudunun zerreleri adedince parçalara ayrılması gerekir...”
İşte muzdarip kalb budur. Neslin imansız oluşu karşısında aynı ızdırabı duymayan insanların ise, irşad ve tebliğe aslâ liyakatleri yoktur. Mürşit, devrini bilen ama o aynı zamanda dünyaya ait her şeyi de istihkar eden bir babayiğittir. Hatta muvakkaten de olsa Cennet’i dahi unutacak ve kendine terettüp eden her vazifeyi böyle bir şuur ve anlayış içinde yapmaya çalışacak kadar hasbîdir. Böyle olmalıdır ki, Allah’ın tevfîkine mazhar olsun ve çevresini de inandırabilsin.
İrşad Ekseni
***
Evet, bizim asıl vazifemiz, hayatımızı bir dantela gibi dinî duygu, dinî düşünce atkıları üzerinde örmekten ibarettir.. ve bunun haricindeki meselelere de “Olsa da olur, olmasa da olur…” kabîlinden bakmak durumundayız. Bunun için 24 saatlik günümüzün, 7 günlük haftamızın, 30 günlük ayımızın ve tabiî 365 günlük senemizin hiçbir dilimini zayi etmeden, fevkalâde bir program yapmalı ve o programda vaktimizin önemli bir bölümünü hizmet-i imaniye yolunda sarfetmeye özen göstermeliyiz."Bu güzel sitede emegi olanlara ayrıca teşekkürler. Selamatle
YanıtlaSil