MÜZAKERE NOTLARI 5: IZTIRAR HALİ VE NURU TEVHİD İÇİNDEKİ SIRR-I EHADİYYET


Neml Sûresi-62

أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّۤوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَۤاءَ الْأَرْضِ ءَإِلٰهٌ مَعَ اللهِ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ “(O'na ortak koştukları şeyler mi üstün) yoksa muztar dua ettiği zaman, onun duasına icabet eden, başındaki sıkıntıyı gideren ve sizi yeryüzünde halifeler kılan Allah mı? Hiç Allah ile beraber başka tanrı mı olur? Elbette olmaz! Ne de az düşünüyorsunuz!”

***

Allah Resûlü anlatıyor: Geçmiş peygamberlerden biri kavmini topladı, yağmur duası için yola çıktı. Yolda bir karınca gördü. Karınca sırtüstü yatmış el ve ayaklarını hareket ettiriyor ve kendine has diliyle dua ediyordu. O peygamber yanındakilere hitaben: “Artık geri dönebilirsiniz. Çünkü Allah sizden başkasının duası sebebiyle yağmur gönderecektir.” dedi. Sonra da ihtiyaç veya ızdırar diliyle o duayı yapanın karınca olduğunu bildirdi.

En küçüğünden en büyüğüne kadar muztar kalan her varlık Allah’a karşı dua ve niyazda bulunur, Allah da bu dualara cevap verir. Cenâb-ı Hak “Muztar dua ettiği zaman, onun duasına icabet eden kimdir?” âyetiyle bize bu hakikati talim edip haber vermektedir. Zaten vicdanlarımız bunun şahidi değil mi?

Öyleyse Allah her yerde hâzır ve nâzırdır. O, herkesin her hâlini görür, her sesi duyar, herkesin imdadına koşar, herkese rahmâniyet ve rahimiyeti ile tecellî eder. Binaenaleyh, azametlidir, başka yardımcıya ihtiyacı yoktur. O, her şeyi tek başına yapar; Cennet’i baharı yaratma kolaylığı içinde yaratır. Bu, O’nun azamet, celâl ve vâhidiyetinden kaynaklanan bir neticedir. Ve Allah her yerde, her mekânda hâzır ve nâzırdır, ama cisim olarak ve mekân tutarak değil, O, esmâ ve sıfatlarıyla keyfiyet ve kemmiyetten müberra ve münezzeh olarak hâzır ve nâzırdır. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın ehadiyetinin, cemalinin, rahmâniyet ve rahimiyetinin cilvesidir.

ASRIN GETİRDİĞİ TEREDDÜTLER-4

***

İşte, bu güzel hedeflerin gerçekleşmesi istikametinde koşturup dururken, yolların tıkalı olması ve engellemelerle yüz yüze gelinmesi karşısında insanın yapması gereken, nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyeti vicdanında duyması, ellerini açıp ızdırar hâliyle: يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ وَلَا تَكِلْنِي إِلٰى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ “Ey her şeyi var eden hayat sahibi Hayy ve ey her şeyin varlık ve bekâsını kudret elinde tutan Kayyum! Senin sonsuz rahmetine itimat edip inayetine sığınıyorum; bütün ahvâlimi ıslah eyle ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun, beni nefsimle baş başa bırakma.” demek suretiyle gerçek havl ve kuvvet sahibine hâlini arz etmesidir. Bunu yapabildiği takdirde insan, belâ ve musibetler karşısında, sarsıntı yaşamaz, yeise düşmez, yapacağı işlerden dûr olmaz ve hep Cenâb-ı Hakk’a iltica ederek, inayeti hep O’ndan bekleyerek işlerini ikmal ve itmam etmeye çalışır.

Tebcil ve takdir edilmeye değer bu tür sıkıntılar için biz “mukaddes azap”, “kutsal sıkıntı” ifadelerini kullanıyoruz. Farklı zamanlarda arz ettiğim gibi elimden gelse, bütün insanların içine, onların ciğerlerini “cız” diye cazırdatıp yakacak böyle bir ızdırap saçardım. Çünkü o, en müessir bir duadır. Duaları peyk süratiyle gökler ötesi âlemlere ulaştıracak en önemli bir faktördür. Evet, ızdırap ve ızdırar kadar dualara hız kazandıran başka bir şey yoktur. O hâlde inanan sineler, insanlığın bu hâli karşısında gamsızlığı, ızdırapsızlığı büyük bir afet olarak bilmeli ve “Eyvah! Yazıklar olsun bizim bu hâlimize!” deyip ızdırapla inlemelidirler. İnlemeli, seccadeye koşmalı, seccade onların alınlarını öperken onlar da “Ne olur Allahım, bahtına düştük!” diyerek Allah’a içlerini dökmelidirler. İşte böyle bir ızdırap ve sıkıntı, bizim için bir dinamo vazifesi görür ve bizi harekete sevk eder. Biz de bir itfaiyeci gibi tulumbamızı alıp yangını söndürmek üzere imdada koşarız. Zira Sûzî’nin sûzîşî nağmelerle ifade ettiği gibi;

Tulumban al yetiş imdada, yangın var.

Dedim: Zahirde mi âşık?

Dedi: İhfâda yangın var.

Sefine-i kalbime alevli bir kor attın ey dost

Bülend-âvâz ile dersin:

Bakın deryada yangın var!

Evet, ülkede yangın var. Dünyada yangın var. Hayatî müesseselerde yangın var. Gelin Allah aşkına böyle büyük bir yangın karşısında herkes bir itfaiye memuru gibi hareket etsin; hareket etsin de bu korkunç yangını el birliğiyle söndürebilelim.

Bu arada hemen şunu da ifade edeyim ki, başkalarının derdiyle sürekli şakaklarımız zonklasa, gece-gündüz o mukaddes dertle inim inim inlesek de, diğer insanları dertsiz, gamsız, ızdırapsız gibi görmek kesinlikle doğru değildir, böyle bir bakış açısı onlar hakkında suizan olur, bizim sırtımıza da ağır bir vebal yükler.

CEMRE BEKLENTİSİ, KIRIK TESTİ-10

***

Bazen bu yolun yolcuları, kendi güç, kuvvet ve kabiliyetlerini her şey sayıp onlara güvenme gafletine düşeceklerinden veya düşme durumunda bulunduklarından Cenâb-ı Hak onları şirkten sıyanet etme adına her isteyip dilediklerini hemen vermez ve “cebrî lütfî” bir tevcihle onların yüzlerini tevhide çevirir. Bazen de, her şey yerli yerinde olmasına rağmen diriliş erlerinde tam bir teveccüh olmayabilir; işte böyle bir durumda Cenâb-ı Hak, onları değişik baskı, saldırı ve tazyiklere maruz bırakarak, ızdırar ruh hâletiyle Kendine yönelmeleri ve bir muztar içtenliğiyle O’na içlerini dökmeleri için belli bir süre onların diriliş gayretlerine aynıyla cevap vermez. Bazen de, bu diriliş erleri, şöyle-böyle belli bir kısım dünyevî beklentiler içine girip gönüllerini makam, mansıp, pâye, ikbâl düşüncelerinden arındırıp tam bir hasbîlik ortaya koyamayabilirler; bu açıdan da böyleleri bütün bütün ağyâr mülâhazasından sıyrılıp hâlisâne bir teveccühle O’na yönelecekleri âna kadar diriliş nefhasını da elde edemeyebilirler.

Bütün bu hususların yanında, bu yoldaki hasların hamlardan ayrılması, zalim ve gaddarların da toplumun her kesimi tarafından bilinip tanınması çok önemlidir ve böyle bir ilâhî imhalle her zaman yanılabilen ve yanıltılabilen yığınların bazılarında ehl-i ilhada taraftarlık hissiyle –bu biraz da her şeyin ayân beyan ortaya çıkmamasından kaynaklanır– ba’sü ba’de’l-mevt kahramanlarına karşı tavır almalar olabilir; bu itibarla ak-kara birbirinden ayrılacağı, âlim-âmî herkesin nerede durduğu/duracağı belli olacağı âna kadar herkese bir teemmül fırsatı verilir; dolayısıyla netice de biraz gecikmiş olur.

Sebep ne olursa olsun bize, kurallarına göre ve hikmet dairesinde vazifemizi yapıp ötesini Allah’a havale etmek düşer. Her diriliş eri bilmelidir ki, o, Allah ve Resûlü’nün çağrısına icabet ettiği takdirde Cenâb-ı Hak da ona diriliş yollarını gösterecek ve onun dökülüp yollarda kalmasına asla meydan vermeyecektir.

BELKİ BİR GÜN BİZ DE DİRİLECEĞİZ, 1 Haziran 2006

***

Muztarlara Bahşedilen Yeryüzü Mirasçılığı

Cenâb-ı Hak, mezkûr âyetin devamında وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَۤاءَ الْأَرْضِ “Ve sizi yeryüzünde halifeler kılan kimdir?” buyuruyor. Bununla ilgili olarak Hazreti Davud’un (aleyhisselâm) durumuna bakacak olursanız o, Filistin’e hâkim olan Amalikalılarla savaşta, Frenklerin Golyat dedikleri Câlût’u öldürmeye muvaffak olmuştur. Eski Ahit Hazreti Davud’un o dönemde keçileri güden küçük bir çocuk olduğunu ve sapanına koyduğu bir taşı fırlatarak o kocaman Golyat’ı alnından vurup devirdiğini ifade ediyor. Kur’ân-ı Kerim ise bu konuda tafsilata girmeksizin şöyle buyuruyor: وَقَتَلَ دَاوُودُ جَالُوتَ وَاٰتَاهُ اللهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَۤاءُ “Davud Câlût’u öldürdü, Allah ona hükümdarlık ve hikmet verdi ve dilediği birçok şey öğretti.” İşte böyle bir anda Hazreti Davud’un Cenâb-ı Hakk’a karşı teveccühü tam olunca, kendisine nur-u tevhit içinde sırr-ı ehadiyet tecellî etmiş ve sonra da Cenâb-ı Hak kendisine hükümdarlık ve hikmet vermiştir. 

Aynı şekilde, Medine’ye hicretten önce Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hane-i saadetlerinde istirahat buyururken müşrikler tarafından evi kuşatılmış ve o esnada sebepler açısından her şey tükenmişti; tükenmişti de وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ “Hem önlerinden hem de arkalarından bir set yaparak, onları öylesine çepeçevre sardık ki, artık onlar hiç göremezler.” âyet-i kerimesinde de ifade edildiği üzere o anda âdeta farklı bir buud açılmış ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) o buud içinden süzülüp çıkmıştı. Mekkeli müşrikler, içeriye girdiklerinde karşılarında Efendimiz yerine Hazreti Ali’yi bulmuşlardı. İşte sermuvahhit olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Mekke’de yaşadığı ıztırar hâli ve O’nun bu ıztırar hâli karşısında en hâlis bir tevhitle Cenâb-ı Hakk’a teveccühü sayesinde, fevkalâde inayet ve lütuflarla Medine’ye giden yollar açılmış, Âlemlerin Sultanı Medine’ye ulaşınca da orada güller açmıştır. Güllerin Sultanı, o güller içinde yeni bir gül devri başlatmış ve İslâm kısa bir zaman içinde yeryüzünde bir muvazene unsuru hâline gelmiştir.

Osmanlı Devleti’nin ortaya çıkışını da bu açıdan mülâhazaya alabilirsiniz. Haçlı seferleri neticesinde Selçuklular yavaş yavaş bitme noktasına gelmişti ki, Allah (celle celâluhu) ıztırar içinde kıvranan inanan gönüllere lütufta bulunmuş ve Söğüt’ün bağrında âdeta bir tırtılın metamorfoz geçirerek kelebeğe dönüşmesi gibi yeni bir oluşuma giden yolları açmıştı. Böyle bir inkişaf ve gelişmenin devam edeceğine o bölgedeki tekfurlar bile ihtimal vermiyordu. Fakat neticede ıztırarın doğurduğu bir hâdise olarak Devlet-i Âliye ortaya çıkmış ve asırlar boyu yeryüzü muvazenesinde bir denge unsuru olmuştu.

Izdırap: En Makbul Dua

İster ferdî isterse içtimaî planda olsun ıztırar hâli ızdıraplı bir dönemdir. Izdırap ise en makbul bir duadır. Bazen öyle ızdıraplı dönemler yaşanır ki, millet fertleri çaresizlik içinde dört bir taraftan kuşatıldığını hisseder, içten içe sürekli kıvranır durur. İşte böyle bir hâlde insanlar şikâyet etmez, durumlarını sadece Allah’a arz eder, O’na el açar, yalvarıp yakarırlarsa, bu, onlar için en makbul bir dua hükmüne geçer. Esasen, içtimaî ahvalin boz bulanık bir hâl aldığı, dünyanın dört bir yanında zalimlerin “hayhuy”unun duyulduğu, mazlumların iniltilerinin ney gibi dinlendiği ve yığınların çaresizlik içinde kıvranıp durduğu şu günlerde Cenâb-ı Hak, inanan gönülleri içine düştükleri bu zilletten kurtaracak ve onlara yeryüzü mirasçılığına giden yolları açacaksa, her hâlde bu, ızdırap içinde yaşadıktan ve ıztırar duasıyla Cenâb-ı Hakk’a tam teveccüh ettikten sonra olacaktır. Zaten tam bir tevhit içinde O’na yönelmeyenlerin, verilecek emanete hıyanet etme ihtimali vardır. Zira o emanet ancak imtihanlardan geçmiş, ıztırar hâliyle ızdırap çekmiş insanlara devredilir. Rahat içinde elde edilen nimetleri korumak oldukça zordur. Toplum arasında yaygın olan, “haydan gelen huya gider” sözü de bu hakikati ifade etmektedir. Mesela miras yoluyla elde edilen mallar genellikle kıymeti bilinemediğinden mirasyediler tarafından saçılıp savrulmaktadır. 

Öyleyse emanette emin olmak ve hak yolunda hizmete sahip çıkmak isteyen günümüz Müslümanlarının da, أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ “Yeryüzüne mutlaka salih kullarım vâris olacaktır.” âyet-i kerimesinde işaret edildiği üzere, his, duygu, düşünce, tavır ve davranışlarıyla salaha kilitlenip acz u fakr duygusu içinde, kendilerine yetmediklerinin şuurunda olarak, hâlis bir tevhit ve ıztırar ruh hâliyle Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp yakarmaları gerekir.


YENİLENME CEHDİ, KIRIK TESTİ-12

***

MUZTARIN DUASINA İCABET EDEN ALLAH'TIR

Öyle bir Mabudumuz var ki, her sesi duyar ihtiyaçlara cevap verir... Kâlbimizdeki hatırata bakıp onu is'af eder... En küçük arzularımızı yerine getirir, hayatiyemizi devam ettirir... Biz arzularımızı ve ihtiyaçlarımızı çeşit çeşit lisanla; bazen hâl, bazen dil, bazen de ıztırar ile isteriz. O da bunları, en küçük isteklerimizi bile yerine getirir. Ağzımıza tad gözümüze fer verip güzelliklerle ve lezzetlerle gıdalandırır. Her bir muztarın ve musibetzedenin duasına icabet eder. Denizin ortasında, bir tahta parçasına tutunup, "Ya Rabbi!" diyerek imdat isteyene "Lebbeyk!" der, sahil-i selâmete çıkarır.

Herşeyin bitip tükendiği, iktidarımız ve irademizin tesirsiz kaldığı anlarda, Rabbimiz'in bir çeşit tasarrufu ile ihtiyaçlarımıza cevap vermesi vardır ki, biz ona "icabet" diyoruz. Allah'ın, insanların isteklerini yerine getirmesi, dualarını kabul buyurması ve ah u eninlerine cevap vermesi, yani "icabet"i, O'nun varlığına parlak ve bahir bir bürhandır.

Hayatınızı safha safha gözden geçirdiğinizde, arzularınıza isteklerinize, dua ve dileklerinize "icabet"e şahid olacaksınız, hacc'da Safa ve Merve arasında koşarken, gözlerinizden yaşlar dökerek Mabud-u Mutlak'ınıza yaptığınız duanın neticesini o anda değilse bile, memleketinize döndüğünüzde göreceksiniz. Kırık kâlbiniz ve mahzun gönlünüzle Kâbe'nin bir tarafını öperken, kendinizin boynu tasmalı, zelîl bir mahluk olduğunu itiraf ettiğinizde, Allah'ın "icabet"ini ve cevabını en muztar ve muhtaç anınızda göreceksiniz.

Kur'ân bütün haşmetiyle bu hakikatı ilan ediyor: "... Muztar dua ettiği zaman, duasına icabet eden kimdir? O duayı kabul eden onun arzusunu is'af eden kimdir? Belâya düçar olduğun zaman, o belâyı bertaraf eden kimdir?" Cevabını siz vereceksiniz. Kendi hatıralarınıza dönüp gönlünüzden geçen şeylere verilen cevapları tahattur edecek "Allah'tır!" diyeceksiniz.

Resûl-ü Ekrem muztar idi. ellerini açıp dua dua yalvardığı her defasında, dualarına icabet ediliyordu. Taif dönüşü, kâlbi kırık, bacakları kanlarla, yaralarla kaplı Peygamber, hâlini uluların ulusu Allah'a arzetti. Beddua etmedi. "Kahret Allah'ım!" demedi. "Zafımı sana şikayet ediyorum. İktidarsızlığımı sana şikayet ediyorum. Yaraladılar, dayanamadım" dedi. Böylece hâlini Allah'a arzetti. Allah muztarın duasına icabet etti ve Hazret-i Cebrâil gökgürültüsü ile başının üzerinde belirdi. Allah Resûlü'ne; "İstersen dağları kaldırılıp, başlarına koyayım" dedi. Efendimiz daha çok sarsıldı, titredi: "Hayır! Hayır! Asırlarca sonra, onların nesillerinden, bir tek, Allah diyecek kişi gelecekse... Hayır Hayır! Mahvetme!." Diyordu. Muztarın duasına Allah'tan başka icabet eden var mıdır? Bela ve musibetleri O'ndan başka bertaraf eden var mıdır?

Ümmet-i Muhammed adeta kavruluyordu. Halifeye müracaat edip: "Ya Ömer, ümmet muztardır. Allah muztarın duasına icabet eder... Gel, o kırık kâlbinle Allah'a yalvar. Bize yağmur ihsan etsin" dediler. Hazret-i Ömer büyüklüğünün alameti olan muhasebe ve mesuliyet duygusuyla, Allah'a el açmak liyakatını kendinde göremiyordu. Aklına birşey gelmiş gibi birden yerinden farladı, kalktı. Peygamberin amcası Hazret-i Abbas'ın yanına gitti: "Ya Abbas. Sen Resûlullah'ın amcasısın. Gel birlikte Ümmet-i Muhammed için yağmur duasında bulunalım" dedi. Resûlullah'ın, üzerine çıkıp, halkı davet ettiği Ebu Kubeys tepesine vardılar. Hazret-i Abbas'ın elinden tutup yukarıya kaldırdı ve şöyle dedi: "Ya Rabb, bu senin Habibi'nin amcasının elidir. Bunun hürmetine yağmur ver." Sahabi diyor ki: "Allah muztarın duasına icabet etti. Daha biz aşağıya inmeden, yağmur, her tarafı kapladı, seller hâlinde akmaya başladı."

Herşeyin bittiği, tükendiği anda kırık kâlbini Cenâb-ı Hakk'a tevcih edip, gönlünü ve bütün hissiyatını Allah'a yönelterek yalvardığın an Mevlâ'nın icabet ettiğini göreceksin. Şartlarına riayet ederek yapacağın duaya, Cenâb-ı Hakk'ın icabet ettiğini müşahade edeceksin. Bu icabetlerin O'nun varlığına güneş gibi parlak deliller olduğunu idrak edeceksin. Kâlbî ve ruhî bütün hissiyatınla yapacağın duanın neticesinde Allah'ın varlığını hissedecek, O'nu bilmekten, O'nu duymaktan ötürü ereceğin hazzı Cennet nimetlerine tercih edeceksin. Allah bizleri bu anlayışa, muztar olduğumuzu bilip, öylece el açıp, yalvarma bahtiyarlığına erdirsin. Amin...

HİTAP ÇİÇEKLERİ

***

Vicdan Yalan Söylemez

Âfâkî ve enfüsî delillerin yanında vicdana kulak verildiği takdirde o da “Allah” der ve vicdan, hakikati kendi enginliğinde duyduğu an, bütün delil ve kitapları bir tarafa bırakır. Acz ve fakrını hissetmesiyle hiçbir delile ihtiyaç duymadan, çok defa da bir ıztırar hâliyle “Allah” der ve O’na dayanır. Hele esbabın bilkülliye sukut ettiği an insan vicdan kulağıyla kendini dinleyebilse çok farklı buudlarda farklı hakikatlere şahit olur.. evet vicdan ve fıtrat asla yalan söylemez.

FİKİR ATLASI, FASILDAN FASILA-5

***

Bütün bunlardan anlaşılan şudur; var olmanın da, özel bir mahiyete mazhar bulunmanın da sırlı anahtarı, evvel ve âhir hep o Kudreti Sonsuz’un elinde olmuştur ve olacaktır. O Nâmütenâhî Kudret bazılarının zannettiği gibi kâinatları yaratıp sonra da belli kanun ve nizamlara emanet eden bir kudret-i âtıla değil; O, ilklerden ilk, parça-bütün her şeyi yaratan evvellerden evvel bir ezelî ve canlı-cansız her nesneyi kendi kayyûmiyetiyle devam ettiren/devam ettirecek olan, âhirlerden âhir bir فَعَّالٌ لِمَا يُريدُ “Dilediği her şeyi yapıp yaratan.” ebedîdir. Bu müstakim düşünceyi kavrayamayanlar, biraz da her şeyi varlığın dış yüzü itibarıyla ve tekvînî emirlerdeki şartlı determinizmaya göre değerlendirdiklerinden, acz ü ihtiyaç psikolojisiyle itidali koruyamayıp yer yer cebre düştükleri gibi, şartların elverdiği, istek ve dileklerinin karşılık bulduğu, dolayısıyla da bütün bütün küstahlaştıkları dönemlerde de mutlak tefvize saplanarak “ben ben” demeye başlamışlardır. Oysaki insanoğlu, beden ile ruhun, kalb ile aklın, kabiliyet ile inayetin, esbaba riayetle “Müsebbibu’l-Esbâb”a itikadın, irade ile mecburiyetin birleşik noktasında bütün yaratılmışlardan farklı bir câmiiyeti haiz, bir fâil-i münfail, bir muhtâr-ı muztar, bir sahib-i akl u kalb, bir merhamete muhtaç ve merhamet edilen, bir teveccühte bulunduğunda tenevvür eden, çok buudlu garip bir varlıktır ve hiçbir vasfı ve hususiyeti itibarıyla da mutlak ve müteâl değildir. Bu itibarla ıztırara saplananlar, farkına varsınlar-varmasınlar, Allah’a zulüm ve cevr isnad etmiş olurlar. Hep ihtiyârdan dem vuranlar da sonuçta insanı ilâhlaştırmış sayılırlar. “Sırat-ı Müstakîm” erbabı ise ne mutlak cebr iddiasında bulunmuş ne de bilâkayd u şart mutlak ihtiyârdan dem vurmuşlardır; aksine onlar, insanoğlunun acz ü fakrını, ihtiyaç ve ıztırarını Kudreti Sonsuz’un bir şahid-i sadıkı görmüş, arzu ve iradelerini de Allah meşîetinin rahmet televvünlü bir ihsanı bilmişlerdir. Evet onlar, kendi darlıkları içinde mücessem birer ıztırar ve ihtiyaç timsali, Hakk’ın engin rahmeti sayesinde de birer mukayyed muhtârdırlar. Bütün inayet ve lütufların Allah’tan olduğuna inanır, vesilelik planında bunlara mazhariyeti de ihtiyaç, arzu, istek ve temayüllerine bağlayarak sebeple sonuç arasında bir münasebet bulunsun-bulunmasın esbaba riayette kusur etmemeye çalışır ve tercihlerine göre muamele göreceklerini de asla hatırlarından çıkarmazlar.

VİCDAN (Mart-Nisan, 2003)

***

Hakk’a inanan bir insan için, yaz gününü kar bastırmış, baharı hazan vurmuş, gündüzler kör kabirler gibi kararmış, her tarafı çeşit çeşit karakura basmış hiçbir önemi yoktur. Allah, “Siz, muztar kalıp ıztırar diliyle dua ettiğinizde, sizi kara ve denizlerin karanlıklarından kurtaran kim?!” diyerek Kendini, gücünün her şeyi ihatasını hatırlattıktan sonra ne önemi var, zalâm zalâm üstüne dört bir yanın kararmasının. Ne önemi var, “Kudreti Sonsuz”; “Çaresiz kalıp da ona yalvaranın duasını kabul ederek sıkıntılarını gideren Allah’tan başka kimdir?” deyip mevcudiyetini vicdanlarımıza duyurduktan sonra! 

Dua, Hakk’ın tükenmez hazinelerinin sırlı bir anahtarı; fakir, yoksul ve kalbi kırıkların istinatgâhı ve ıztırarla kıvranıp duranların da en emin sığınağıdır. Bu sığınağa adım atan, o sihirli anahtarı elde etmiş sayılır; O’nun vesayetine dehalet eden fakir, miskin, âciz ve muhtaçlar da umduklarını elde etmiş olurlar. 

Gök ehlince elden ele dolaşan dua, bir muztarrın tavır ve davranışlarıyla sergilediği hâl duasıdır. Sıkışmış, canı gırtlağına gelmiş bir perişan ve muzdariptir ki, Allah’a yönelip düşünürken, içini ona dökerken, ne deyip ne ettiğinin, nerede durup ne istediğinin farkındadır. Böyle birinin duasıyla, gözleri kurumuş sema beklenmedik şekilde salar gözyaşlarını ve ağlamaya durur. Çevreyi tehdit eden hortumlar yol değiştirir, her şeyi alabora eden dalgalar diner ve selâmet ufku görünür. Kırılan faylar sürpriz kararlara teslim olur ve faylardan boşalan gazlar atmosfer içinde eriyip gider. Böyle bir duanın meydana getirdiği meltemle arz dirilir, feza aydınlanır. Sîneler inşirahla atmaya başlar; otlar, ağaçlar semâa kalkar; güller, çiçekler etrafa tebessümler yağdırmaya durur. Dua, sebepler üstü kutsal bir talebin “Yüceler Yücesi”ne arzı ve Hakk’ın gizli-açık her şeye nigehbân bulunmasına iz’anın da bir unvanıdır. İnsanlar, cinler ve melekler bilhassa iktidar ve ihtiyarlarını aşan bütün konularda -sebepler dairesinde esbâba riayet mülâhazası mahfuz- ellerini O’na açar, içlerini O’na döker, nâçâr kaldıkları yerde “çare” der inler, dertlerine derman arayanlar da dermanı O’ndan bekler ve her zaman gönül gözleriyle günebakan çiçekleri gibi O’na bakar ve O’nunla muamele içinde bulunurlar. 

Ey çaresizler çaresi! Sebeplerin sukut ettiği, içtimaî ahvalin boz bulanık bir hâl aldığı, her yanda zalimlerin “hayhuy”unun duyulduğu, yığınların çaresizlikle kâh sağa, kâh sola toslayıp durduğu şu karanlık günlerde, zulmet zulmet içinde kıvrananlara nezdinden bir ışık gönder. Sonsuz kudretinle bütün zulüm ve haksızlık ateşlerine bir su serp. Şeytanın ocaklarını söndür ve iblislerin boyunlarına çözemeyecekleri tasmalar geçir. Ufuklarımızdaki ilham esintileri bir yere takıldı, gönüllerimizde heyecanlar söndü, dillerimizde bir kekemelik var; rahmet ilinden bize dirilten bir meltem gönder. Hakkındaki recâ ve hüsn-ü zannımızı rahmetinin serhaddine ulaştır ve bizi o ufkun ümitli dilencileri kabul ederek gönüllerimizi imanî heyecanla şahlandır ve dillerimizdeki bağları çöz; çöz ki hâlimizi arz ederken yeni bir günah işlemeyelim. 

Mücrimiz, düşkünüz, derbederiz. Ve yakın tarihimiz itibarıyla hiç bu kadar dağılmamış, bu kadar zaafa düşmemiş, bu kadar Sen’den uzak kalmamış; sürekli “Sen, Sen…” diyenler dahil asla bu ölçüde Sensizlik yaşamamıştık. 

Ey talihsizlerin sığınağı, ey âcizlerin güç kaynağı, ey dertlilerin tabibi ve ey yolda kalmışların hâdîsi ve yol göstereni! Bir kere daha Sana dehalet ediyor ve içimizi son bir kez daha Sana döküyoruz. Boş şeylerin arkasından koşup durduk; olmayacak hülyalara gönül bağladık. Ümit ettiklerimiz yüzümüze bakmadı ve bel bağladıklarımız asla bizi umursamadı. Bugüne kadar Sen’den başka sesimizi duyan, başımızı okşayan olmadı. Duygularımızla alay edildi; düşüncelerimiz cürüm sayıldı. Her yanda kundaklamalar yaşandı, her tarafta fitne ateşleri körüklendi, yananlar ocaklar gibi yandı ve yapılanlar ismet-i dine dayandı. 

Şu anda duygularımız derbeder, davranışlarımız ahenksiz, ruhlarımız kirli, ayaklarımız titrek, ellerimiz mefluç, çoğumuz itibarıyla ümitlerimiz sarsık, havalar boz bulanık, mağripler hicranla tül tül, maşrıklar lütfuna kalmış... İşte böyle bir dağınıklık içinde sana geldik. Böyle gelenlerin ilki değiliz, sonuncusu da olmayacağız. Rahmetin, bu garip pişmanların ümit kapısı, bizler de bu kapının önündeki liyakatsiz dilenciler. Şimdiye kadar gelip Sen’in kapında ihtiyaç izhar edenlerden boş dönen hiç olmamış; hiçbir kaçkın ve pişman da o kapıdan kovulmamıştır. O kapı Sen’in kapın, onun başkalarından farkı da her gelene affındır. Bizi hilm ü silminle güçlendir. Zalimlere de varlığını duyur. 

GURBET UFUKLARI

***

سُبْحَانَكَ kelimesi ise şu mânâya gelmektedir: Hazreti Yunus (aleyhisselâm) denize atıldığı anda deniz, balık, gecenin karanlığı, çeşit çeşit zulumât ve düşmanları âdeta onun aleyhinde ittifak etmiş gibi bir husus söz konusuydu. Bu durumda Hazreti Yunus’un öyle bir zâta teveccüh etmesi lâzımdı ki, o zâtın hem denize, hem balığa, hem de gecenin karanlığına hükmü geçsin. Bu da bi’l-külliye esbabı nefyedip ıztırar hâliyle Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmekle olacaktı. İşte tam da bu noktada Hazreti Yunus سُبْحَانَكَ demişti ki, bu söz, “Ben bütün esbabı, tesirden azlettim. Her şeyden sıyrılarak sadece ve sadece Sana döndüm. Sen tutarsan kurtulurum, Sen bırakırsan batarım.” anlamına gelmektedir.

Bir Hak dostu, konumuzla alâkalı başından geçen şöyle bir hâdise anlatmaktadır: Bu zat bir gün çarşıya indiğinde, orada kurulu panayırda bir ip cambazının ipin üzerinde yürüdüğünü ve ipin alt tarafında da bir palyaçonun etrafta toplanan halkı eğlendirdiğini görür. Tam bu sırada ip cambazının yapmış olduğu ters bir hareketten dolayı ayağı kayar ve düşmeye başlar. Bu noktada cambaz için esbap bi’l-külliye sukût etmiştir ve onun öyle birisine teveccüh etmesi lâzımdır ki orada onu muhafaza etsin. Ve öyle de olur. Yere düşmekte olan cambaz, bu sırada içinden gele gele ve dolu dolu öyle bir “Allah!” der ki, Cenâb-ı Hak yerdeki palyaçoyu vesile kılar ve cambaz, palyaçonun iri göbeğinin üzerine düşer. Bu arada palyaço ölür ve cambazsa kurtulur. Bu manzarayı Hak dostu şöyle değerlendirir: “Hayatımda bir kere böyle Allah deseydim, ben de kurtulurdum.”

Evet, esbap bi’l-külliye sukût edince O’na teveccüh edenlere Müsebbibü’l-Esbap bütün kudretiyle mütecellî olur. Mü’min, سُبْحَانَكَ sözüyle karaya, denize, havaya ve her şeye hükmü geçen, bütün kuvvetlere kuvveti yeten, bütün mücadelelerinde ona zahîr olan, onu bu yola sevk edip vazifelendiren, tavzif ettiği şeyi de yapmak Kendisine ait bulunan, kulluk yalnız Kendisine yapılan ve bu ağır mükellefiyet altında ezilmeden kurtulması da yine O’na ait olan Cenâb-ı Hakk’a, “Allah’ım! Seni tesbih u takdis ederim. Sen bütün noksanlıklardan münezzeh ve müberrasın.” demektedir.

KENDİ RUHUMUZU ARARKEN, PRİZMA-9

***


Siz muztar kaldığınız ve ihtiyaç hissettiğiniz zaman, herhangi bir lâfızla Cenâb-ı Hakk’a çağrıda bulunursunuz. Söylediğiniz lâfız ne olursa olsun, içinizin sesi ve gönlünüzün ifadesiyse hiç farkına varmadan o gizli bırakılmış isimlerden birini ya da İsm-i A’zam gibi kabul edilecek bir ismi telaffuz edebilirsiniz. Mesela, “Ben bâis u fakîrim, Sense düşkünlerin elinden tutan” dersiniz. Esmâ-i İlâhiye’de bunun karşılığı bir isim bilmiyoruz; ama belki bu da onlardandır. Mesela, “Ben muztar u muhtacım, muztar olanların ızdırarını gideren de Sensin” dersiniz ve bunu Cevşen’de geçen “Yâ Fârice’l-hemm, yâ Kâşife’l-ğamm” yerinde kullanabilirsiniz. Eğer samimî ve gönülden iseniz Cenâb-ı Hak dilinizin bağını çözer ve farkına varmasanız da size İsm-i A’zam’ı söyletir. Fakat diliniz gönlünüze tercüman değilse, İsm-i A’zam’ı da söyleseniz, o işin bir yanını eksik bırakmış olursunuz.

KIRIK TESTİ-1

***


Efendimiz aleyhissalatu vesselam ile Necranlı Hristiyanlar arasında cereyan eden hâdise münasebetiyle orada teklif edildiği gibi ben de asılsız iddia ve isnatlarla sürekli bize saldıranları o türden bir ibtihale çağırabilirim. Nasıl?.. Lisanımı bedduaya alıştırmadığım için ifade etmekte zorlanacağım ama mesela ben “Eğer teşvikçisi olduğum şu hizmetlerde dünyevî bir hedefim varsa; mesela, Türkiye’yi bütün zenginliğiyle ve imkanlarıyla getirip bana teslim etseler, onu, küçük tahta kulübemdeki hayatıma tercih edecek ve makama-mansıba, mala-mülke temayülde bulunacaksam Allah beni yerin dibine geçirsin” diyeyim ve 70 milyon (şimdi 77 milyon)  Türk insanı da buna “âmin” desin. Yok onlar iddialarında yanılıyorlar ve o isnatları kasıtlı olarak dile getiriyorlarsa -şimdi kimseye beddua etmek istemiyorum ama eğer çocukluk hâlim olsaydı belki şöyle diyebilirdim- “Allah onların yuvalarını başlarına yıksın, evlerine ateş salsın, düzenlerini başlarına geçirsin, yer parça parça olsun da yerin dibine batsınlar” diyeyim. Ben demesem de, bu bedduaları üslubuma ve kulluk anlayışıma ters bulsam da, Anadolu’da bunu diyen bir sürü masum ve muztar insan vardır şu anda. Evet ben demesem de, O Allâmu’l-guyûb olan Allah’ın yapılan zulümleri karşılıksız bırakmayacağına da inancım tamdır. O Haziran fırtınasından sonra da diş gösteren, çelme takan, iftira eden ve dine saldıran nice müfsid vardı. Ben onlara beddua etmedim, “Allah’tan bulsunlar” bile demedim. Ama biliyordum ki, benim şahsımda dine saldıran ve o ölçüde Müslümanlara düşmanlık yapan kimseler Allah’tan bulacaklardır. O Rabb-i Kerîm’ime, “Hasbunallahu ve ni’mel vekîl” diyerek öyle itimad ediyorum ki, biz O’nun yolunda isek ve ben şu ahd-ü peymânımda samimi isem, bundan sonra da o diş gösterenleri ve pençesiyle tehdit edenleri Allah Teala iflah etmeyecektir. 

Evet, ben yemin ediyorum; O’nun nâm-ı celîlini î’lâ ederek ve O’nun adını bütün dünyaya anlatarak Allah’ın rızasını kazanma dışında bir gaye ve hedefim yoktur. Hoşgörü derken de, bazı şeyleri hoşgörmezken de hep bu gaye ve hedefe bağlı kaldım. Küfrü hoşgörmedim ben; dalâleti hoş görmedim. Ama hiçbir zaman, bir kâfire ya da fırak-ı dâlleye mensup herhangi bir ferde karşı da tavır almadım. Ben kötü sıfata karşı tavır aldım. İnsanlara kızmadım; kötülüklere, kötü sıfatlara kızdım. Acaba yakın durma, yumuşaklık ve mülayemet o insanlara bir şey ifade etme adına fayda getirir mi, dedim ve bu mülahazaya uygun davrandım. Bir kere daha diyeyim: Eğer, Allah rızasının dışında, Allah’ın nâm-ı celîlini duyurma haricinde bir sevdam varsa, Rabbim şuracıkta canımı alsın.. siz de buna “âmin” deyin. Yok onların iddia ettikleri gibi değilse, ben onları Allâmu’l-guyûb olan Hazreti Allah’a havale ediyorum.

ÜMİT BURCU, KIRIK TESTİ-4

Yorumlar

  1. Şuanki durumumuzu anlatan güzel bir derleme olmuş
    Aro
    Teşekkürler

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÜZAKERE NOTLARI 1: KAOS, İMTİHAN VE ÜMİT