MÜZAKERE NOTLARI 3: VAKT-İ MERHUN
Mü’minlerin dünyevî-uhrevî selâmeti, dinin i’lâsı gibi mevzularda da insan, ne Müsebbibü’l-Esbâb’dan gaflete düşecek ölçüde kendini esbaba bağlamalı; ne de sebepleri görmezlikten gelmek suretiyle belli bir vakit, belli bir takvime merhun meselelerde aceleci ve sabırsız davranmalıdır. Meselâ, bir toplumun kendi değerleriyle yeniden dirilişi gibi uzun soluklu bir işe niyet edilmiş ve o istikamette bir yatırımda bulunulmuşsa, o zaman, o yatırımın gerektirdiği tertibe, takvime saygılı olunması gerekir. Çünkü öyle meseleler vardır ki, yerine göre bir asra muhtaçtır, bir asra merhundur, bir asra ipotek edilmiştir. İşte böyle bir mesele karşısında –sünnetullah nokta-i nazarından– o ipoteğin kendi tabiî seyri dışında çözülemeyeceğinin asla hatırdan çıkarılmaması gerekir. Evet, böyle bir yatırım için, “Niye hemen olmuyor, niçin toplum kendi değerleriyle hemen dirilmiyor?” deyip acele edilmemesi, yatırım yapıldıktan sonra da zamanın çıldırtıcılığına karşı sabredilmesi çok önemlidir. Düşünün ki, bir tavuk kuluçkaya yattığında, civcivlerin çıkma zamanını beklemeden, bir-iki gün öncesinden dahi olsa eğer o kuluçkalardan civciv elde etmeye kalkışırsanız, hepsini –Erzurumluların tabiriyle– cılk edersiniz. Cılk etmemek, sabırsızlık gösterip neticede hazin bir hüsran yaşamamak için o vakt-i merhuna saygılı olmanız gerekir ki, işte bu, esbaba riayet hassasiyeti demektir. Sebepler bütünüyle yerine getirildikten sonra ise artık Allah’a tevekkül edilmelidir. Çünkü onlar müessir-i hakikî olmadığından, Cenâb-ı Hak dilemedikçe, sırf sebeplere riayetle neticenin elde edilmesi mümkün değildir. Evet, netice Cenâb-ı Hakk’ın irade ve meşîetine bağlıdır; dilerse yaratır, dilerse yaratmaz.
Cemre Beklentisi
***
Evet, bugün ne gönül diliyle söylenen sözler ne de hâl şivesiyle seslendirilen beyanlar kat’iyen zayi olmamaktadır. Şimdilik zihinler onları birer disket gibi kaydediyor, şuur değerlendiriyor, mantık ve muhâkeme besleyip büyütüyor ve yeni kalıplara, yeni şekillere ifrağ ediyor, sonra da onları bir “vakt-i merhûn”a emanet ediyor. Mevsimi gelince belki de kalbin o sihirli beyanları, hâlin ruhlar üzerindeki o silinmez izleri ne duyulmadık şeyler ne görülmedik güzellikler ifade edeceklerdir..!
GÖNÜL DİLİ, HAL ŞİVESİ Yağmur Dergisi – Ekim, 2005
***
Evet, bir gün mutlaka, böyle engin bir rahmet tecellîsini temsil edecek olan o mefkûre insanları, o iman ve aksiyon kahramanları ve o Allah’la münasebetlerinde temkin ve teyakkuz erleri, tecessüm etmiş birer inayet şeklinde dört bir yanda belirecek ve bize kâse kâse diriliş şerbetleri sunacaklardır.
Şimdi, eğer Allah, böyle bir dirilişi bu tür seviye insanlarıyla gerçekleştirecekse, ilk defa sebepler planında onları ba’s edecek, sonra da mukadder görünen o umumî ba’sü ba’de’l-mevtle hepimizi ihya edecektir. Gayesiz ve hedefsiz mü’minlerin, his ve heyecan yorgunu kimselerin, kendileri tam diri olmadıkları gibi diriliş adına başkalarına bir şey ifade etmeleri de söz konusu değildir; bir kere Allah, Kendisine yürekten yönelen kimseleri ihya edeceği ve bu kimseleri başkalarının dirilişine vesile kılacağı vaadini onların peygamberâne azim ve kararlılığına bağlamıştır. Bunlar, sarsılmayacak bir imana sahip, durdukları yerde hep sağlam duran, sağdan soldan gelen tazyiklere asla aldırmayan, belâ ve musibetler karşısında hiçbir zaman sarsılmayan; aksine çevrelerindekilere karşı her zaman moral kaynağı olan, hizmet ve vazife anında ta ilerilerin ilerisinde bulunan, ücret ve mükâfat takdirlerinde ise gerilerin gerisine çekilerek sessizlik murâkabesine dalan öyle samimiyet âbideleridir ki, Allah özel bir teveccühte bulunacaksa işte bunlara bulunur ve birilerine hayat nefhedecekse onların soluklarıyla eder.
Sızıntı 1 Haziran 2006 Belki Bir Gün Biz de Dirileceğiz (SUKÛTUN ÇIĞLIKLARI)
***
Biz, bir nurlu yoldayız. İnsan ya bütün şartlara rağmen bu yolda yürür ve maksuduna erişir ya da gerisin geriye dönerek daha yolda iken dökülür. Bu her iki durum da hepimiz için mukadderdir. Zira Allah, hakkımızda ne takdir buyurmuş bilemeyiz.
Evet, biz, her köşe başında ayrı bir imtihan olan çetin bir yoldayız. “Bu yol uzundur, menzili çoktur, geçidi yoktur, derin sular var.” Biz ise âciziz, hiçbir garantimiz yok, ancak matluba ulaşmada bir karınca misali yolda olma, gücümüz yettiğince bu yola baş koyma ve ayağımızı öbür âlemin koridorundan içeriye atma, el ve his yordamıyla kapının arkasında durup içeride olup biten şeyleri sezmeye çalışma gibi vesileler var. Bütün bunları küçümseyemeyiz. Ne var ki, bütün bunlar, yolda olmayı da değiştirmeye yetmez. Kudsîlerle ayrı bir mânâ kazanan bu yol, dünya kadar cehd ve bir o kadar da sancı ister. Zira her sancı bir kutlu doğumla neticelenir.
İşte içinde bulunduğumuz şu günler ve şu köhne dünya da birbiri ardına doğacak sürprizlere gebedir ve vakt-i merhunu geldiğinde –Allah’ın inayetiyle– bu sürprizler peş peşe zuhur edecektir.
Prizma – 3
***
İlk Müslümanlar, mazlumiyet ve mağduriyetleriyle, düşmanlarını kendi husumetleri içinde boğdu ve adaletleriyle de dört bir yanda livâlarını dalgalandırdılar. Bedir ve Mekke fethi, hakkaniyet ve adaletin hâkimiyeti, Uhud da mazlumiyet ve mağduriyetin zaferiydi. Kılıç kalbin elinde olduğu sürece de bu zaferler birbirini takip etti ve bu mübarek dönemde zâhiren mağlubiyet zeminleri bile birer kazanç kuşağına dönüşerek istikbale yürüyen yollarda zafer tâkları hâline geldi.. aksine, kılıcın, kuvvetin eline geçtiği ve kalbin diline kilit vurulduğu günden itibaren de, başarı kılığındaki her maddî hâkimiyet, ruhlarda hezimet hâsıl ederek kazanç kuşaklarını hicran ve hasretlerin kol gezdiği arenalara çevirmedi mi?
Evet, hangi nam ve hangi unvanla olursa olsun, şer, yine şer doğurur; zulüm, zulümler fasit dairesine inkılâp eder. Dünden bugüne fitne ekenler hep şer biçmiş, hayır fideleri dikenler de hayır ve bereket dermişlerdir. Zaman zaman iyi-kötü teşebbüslerin neticeleri muvakkaten imhâle uğramış ise de, mevsimi gelince mutlaka zuhur etmiş ve zalimleri hasretle inletmiş, mazlumlar için de kurtuluş ve mutluluk vesilesi olmuştur. Sebeple netice arasında bazen yıllar, hatta asırlar geçebilir; ama bir de “vakt-i merhûn”u gelince kendini öyle bir hissettirir ki, netice masum için ayn-ı Cennet, asi ve zalimler için de ayn-ı Cehennem olur.
Bütün bunları, bir mânâda tarihin ruhundaki muayyeniyetiyle (sebep-sonuç münasebeti), daha doğrusu “şeriat-ı fıtriye”deki adalet ruhuyla yorumlamak mümkün olduğu gibi, “tarihî tekerrürler devr-i dâimi”nin önemli bir sebebi de kabul edebiliriz. Gerçi, tarihî hâdiselerin arkasında pek çok sebep söz konusudur ama; yine de Kudreti Sonsuz, sebepleri icraatına bir perde yapmıştır ve bizim dünyamızı da onlarla kuşatmıştır. Bu, O’nun, insana bahşettiği tıpkı irade sıfatı gibi sırlı bir lütfu; bizim de, mükellefiyetlerimizi yerine getirmemiz adına malzememiz ve lüzumlu aksesuarımızdır.
Bu açıdan denebilir ki, bazen çok küçük bir hareket bile yıllar ve yıllar sonra çok önemli bir oluşumun başlangıcı olabileceği gibi, yanlış bir kanaat, hatalı bir davranış da çağları sarsacak pek çok olumsuzluğu netice verebilir.
Bu itibarla da, şimdilerde bir kısım bahtiyar nesillerin, hayır düşünceleri üzerine örgüledikleri mini mini nakışlardan, mutlu yarınların rengârenk ve bütün insanlığın alâka duyacağı mübarek dokuların meydana geleceğini bekleyebiliriz.
Yeni Ümit Ekim 1996 Bir Yere Kadar Muayyeniyet, Ruhumuzun Heykelini Dikerken
***
Gerçi bazen, hemen hepimiz, beklenmedik bir kısım hâdiselerden rahatsızlık duyarak, güzel ülkemizde bu kabîl şeylerin olmamasını dilemiş ve “Nasıl oluyor da kalbe ve ruha açık bir dünyanın insanları, hem de o zengin tarihî miraslarına rağmen bu kadar kalbsiz ve hissiz olabiliyorlar?” diye hayıflanmışızdır. Ancak bu mülâhaza ve ona sebep olan durum uzun sürmemiş, vakt-i merhunu gelince, her şey yeniden olması gerekli şekli almış; kalb hareketlenmiş; ruh kendi şivesiyle konuşmaya başlamış; hissizlik yerini duyarlılığa bırakmış ve her şey bir kere daha özündeki edâya ulaşmıştır. Aslında bizler ara sıra onun ufkunu karartan sis-dumanı hesaba katmayacak olursak o, bütün zamanların lezzet, tat, şive ve güzelliklerini birden bize sunacak kadar büyülü bir zenginliğe sahiptir: Biz her zaman onun sabahlarında nevbaharları koklar; gündüzlerinde yazın rengârenk güzelliklerini temâşâ eder ve guruplarında da en tatlı hüzünlerle sonbaharları duyarız. Onda her zaman sihirli görünen gece ve gündüzler, bin bir nazla değişip duran mevsimler öyle taze, öyle ince ve öyle yumuşaktır ki, onları duya duya, koklaya koklaya âşinası olmuş gönüller, her sabah bir yeni güne uyanırken, en tatlı bir sesle “ba’sü ba’del mevt”e çağrılıyormuşçasına yerlerinden fırlar, ezan ve temcit sesleri eşliğinde kendilerini Cennetlere uzayan bir şehrahın ortasında bulurlar.
Bizim hislerimiz açısından bu dünyada her şey, çok defa tam sezemediğimiz bir büyüyle hep tül pembe görünür. Onun hiçbir zaman renk atmayan mânevî deseni; insanlarının gönül safveti; büyük çoğunluğun yerinde duruşu ve göz dolduran tavırları; çarşı-pazarının geçmişten tevarüs ettiği soylu çizgileri; cami ve minarelerinin, revak ve şadırvanlarının büyülü görüntüleri; mâbet harimlerinin hemen hiçbir zaman değişmeyen o sımsıcak atmosferleri; şadırvan başlarında “hû hû” deyip abdest alanların, damla damla revaklara boşalan kuş cıvıltılarıyla karışıp bir koro teşkil etmeleri; teşkil edip içimize akması gibi durumları ve daha değişik büyülü hususiyetleri kâmil mânâda ancak bu ülkede görmek mümkündür. Ne var ki bunun böyle olduğunu duyabilmek de çok defa herkese müyesser olmamaktadır. Böyle bir duygusuzluk onlara Allah’ın bir mekri olmasa da, haklarında bir mahrumiyet emâresi olduğunda şüphe yoktur. İhtimal bu bahtsızlar, ara sıra biraz serince esen rüzgârlara, sertçe esen hazana, mevsimsiz kara-buza, doluya-tipiye-borana tutulduklarından dolayı bu Cennet köşesini, muvakkat hâdiselerin ekşi yüzüyle yorumluyorlar..!
Oysaki bu kabîl şeyler hep gelip geçicidir; muvakkaten ufkumuzu karartsalar da geldikleri gibi gider ve yerlerini bu dünyanın özündeki o pırıl pırıl tılsımlı güzelliklere bırakırlar; bırakırlar da her taraf yeniden kendi tabiatının sihirli endamıyla tüllenmeye başlar.. ve bir anda bütün gönüllere huzur ve inşirah veren bir sihir kaplar her yanı. Derken ufkumuzdaki bütün sis ve duman silinir gider.. gökyüzü bir baştan bir başa bembeyaz bahar bulutlarıyla dolar.. yağmur yağmasa da çiy olur ve yapraklar üzerine çöken tozun-toprağın yerini gelir şebnemler alır. Şafakları şafaklar takip eder ve ufukta gönüllerimizin diline âşina beyaz çehreli günlerin yüzü görünür; görünür de ovalar-obalar, şehirler-köyler, sokaklar-çarşılar bütünüyle mânevîleşir.. ve mânevîleşen bu dünya ötelerin koridoru hâline gelir. Duyuşlar, sezişler daha bir koyulaşır ve böyle bir duygu tufanının içimize boşalttığı incelik, şefkat ve şiirin seviyesi idraklerimizi aşar; arzu ve hülyalarımızla realiteler arasındaki uçurumlar bir bir kapanır ve bazı rüyalarda olduğu gibi artık hayatı istediklerimize göre duyar ve yaşarız. Düşünce ufuklarımız Cennet yamaçları gibi renklenir.. somurtkanlaşan duygularımız, kuruyup çatlayan gönüllerimiz, kuraklıktan renk atan çiçekler gibi yıkılmak üzere olan ruhlarımız sûr sesi almışçasına derlenir-toparlanır ve kendi ufkuna doğru yürür.. her şey ve herkes farklı bir duruşa geçer ve diriliş nâraları atmaya başlar...
Kendi vatanında vatansızların hasret ve hicran yaşadığı dönemlerde, ben hep gönlümün pencerelerinden içime akan bu dünyanın bu tür büyülü güzellikleriyle meşgul oldum ve onun çehresinde hep farklı şeyler okudum. Ümitlerin kapkara düşüncelere yenik düştüğü şu günlerde dahi, içimden kopup gelen, bana his ve inanç dünyamın esrarını söyleyen enfes bir mûsıkî dinliyor gibiyim. Her zaman ümit ve imanıma bağlı tutmaya çalıştığım gönül dünyamda tatlı birer hatıraya inkılâp etmiş bütün o muhteşem mâzimi ve bir gün mutlaka geri geleceğinden hiç şüphe etmediğim şanlı geleceğimi gönül gözlerimle temâşâ ediyor ve zamanın bu iki kanadıyla alâkalı en enfes görüntüleri, en bayıltıcı renkleri, en göz kamaştıran ışıkları birden duymaya çalışıyor ve hâlihazırdaki durumun onca darlığına rağmen, kalbî ve ruhî hayatım itibarıyla en geniş meydanlardan daha geniş alanlarda tenezzühe çıkmış gibi bir rahatlık hissediyorum. Günümüzdeki bütün sevimsizlikleri zamanın yorumlarına ve gelecek adına vesile-i ümit sayılan aydınlık nesillerin takdirlerine havale ederek, inanç, ümit ve hüsnüzannımın ışık, gölge ve meltemleri arasında gelip gidiyor, Allah’a itimat ve yakînimin araladığı menfezlerden –kapı aralığından diyebiliriz– tam net ve vâzıh görünmese de, müstakbel bir saadetin duygularımı okşadığını hissediyor ve bir zamanlar insafsızlığımıza kurban giden ruhumuzun ölüm döşeğinde, şimdilerde tarihin yüzünü karartan bir kaba ve karanlık düşüncenin can çekiştiğini müşâhede ediyor ve ona yakılan ağıtları ruhumun derinliklerinde tarihin diriliş neşideleri gibi dinliyorum.
Sızıntı 1 Temmuz 2001 Özündeki Sihriyle Bizim Dünya ÖRNEKLERİ KENDİNDEN BİR HAREKET
***
Beklemek, Ateşten Gömlek
Cenâb-ı Allah, kâinâttaki her şeyi “Ol!” deyivermekle en mükemmel şekilde varlığa erdirebileceği halde, bütün mekânı ve eşyayı tedricîliğe bağlamış; mahlukâtın yavaş yavaş ve adım adım varlık sahasına çıkıp belli bir zaman içinde olgunlaşmasını sağlamıştır. Evet, varlık âleminde her şey takdîr-i ilahî ile belirlenen bir süreye bağlı olarak şekilden şekle, tavırdan tavra intikâl ettikten sonra belli bir vaziyete ulaşmaktadır. Zaman, eşyanın üzerinde tesirini icra etmekte ve hadiseler, zamanın keskin dişleri arasında öğütüle öğütüle meydana gelmektedir.
Mesela, bir çocuk, ana rahminde “rüşeym” haline geldikten sonra şekillerin ve kalıpların her çeşidine gire gire geçirdiği tam dokuz ayın ardından dünyaya gözlerini açmaktadır. Bazen yedi aylık doğumlar da sağlıklı olsa bile, genellikle normal bir doğum için dokuz ay beklemek gerekmektedir. Şayet, siz bu süreyi kısaltmak ister ve çocuğun vaktinden önce doğması için değişik mualecelerde bulunursanız, büyük bir ihtimalle maksadınızın aksiyle tokat yer ve o masum yavruya kıymış olursunuz. Hatta bu konudaki aceleciliğinizden dolayı annenin canına da kastetmiş sayılırsınız.
Evet, birinin ya da bir şeyin yolunu gözlemek ve ümit edilen bir neticeye ulaşabilmek için zamanın çabucak geçmesini beklemek çok zor olsa da, hatta bu zorluğu ifade sadedinde “El-intizar eşeddü min’en-nar” dense ve beklemek ateşe benzetilse de, her şeyin bir vakt-i merhûnu (belirlenmiş bir zamanı) vardır; herkes tayin edilen zaman gelip o şeyin miâdı doluncaya kadar beklemek zorundadır. “Beklemek” bazen insanı çıldırtacak kadar ruha ağır gelse bile, insan, takdîr-i ilahî ile karara bağlanan bir süreyi daraltamaz, varlığın bağrına konan tedricîlik esasıyla oynayamaz. Öyleyse o, çevresinde bir nizam dahilinde meydana gelen hâdiselerden ders almalı, sebep ve netice münasebetini gözetmeli ve eşyâ arasında bulunan tertibe riayet etmelidir. Fıtratta carî kanunları görmezlikten gelmemeli; sebepleri gözetmeden netice beklememeli; zamana ve mesafelere karşı tahammülsüz davranarak birkaç merdiveni birden atlamaya yeltenmemelidir.
KIRIK TESTİ-6 (DİRİLİŞ ÇAĞRISI)
***
İlâhî İnayete Sunulan En Beliğ Bir Davetiye
Bir de eğer niyet, niyet edilen meseleyi realize etme istikametinde Cenâb-ı Hakk’ın meşiet ve teveccühüne sunulan bir çağrı ve davet ise, insan hiçbir zaman onu ortaya koymaktan dûr olmamalıdır. Evet, insanın, yapılacak işlerin çokluğu karşısında, ümitsizlik içinde veya miskin miskin bir kenara çekilip oturması yerine, niyet ederek bir yerden başlaması ve yapabileceği kadarını yapması, Allah Teâlâ’nın nâmütenâhî kudret ve meşietiyle tecellî buyurup insanın gerçekleşmesini arzu ettiği işleri gerçekleştirmesi istikametinde çok önemli bir çağrı ve davettir. Öyleyse insanın şart-ı adî planında malik olduğu bu kadar küçük bir işi ihmal etmesi doğru değildir. Evet insan, hiç olmazsa niyetinde büyüklük yolunda olmalı ve çıtayı hep yüksek tutmalıdır. Bunun yanında arzu edilen şeylerin hepsinin birden realize edilememesi karşısında da, inkisara düşmemeli, âdet-i ilâhînin cereyanına saygılı olmalı ve yapılması gerekenler yapıldıktan sonra yapılamayanlar için de vakt-i merhunu beklemelidir.
KIRIK TESTİ-12 (YENİLENME CEHDİ)
***
Fütüvvet Ruhunun Temsilcileri
Soru: Fütüvvetin, geçmişten bugüne değişik tariflerle geniş bir çerçevede ele alındığını görüyoruz. Günümüz şartları açısından fütüvvet nedir ve yiğit kime denir?
Cevap: Genç, yiğit ve delikanlı mânâlarına gelen “fetâ” kelimesinden türemiş olan fütüvvet, tepeden tırnağa inançla dopdolu olmanın, herkese karşı güzel ahlâkla muamelede bulunmanın, başkaları için yaşama anlayışına kilitlenmenin, farklılık mülâhazasına girmeden vazifeye sahip çıkmanın, mukaddes değerler uğrunda her türlü fedakârlığa katlanmanın, bir kuluçka sabrıyla, vakt-i merhunu beklemenin çıldırtıcılığına karşı dişini sıkıp sabretmenin, akıl ve mantığı ihmal etmeden, aynı zamanda çağı ve zamanı da hesaba katarak bütün kötülüklere karşı başkaldırmanın ve bütün bunlar neticesinde sinesine çarpan eza ve cefalar karşısında paniklememe ve sarsılmamanın unvanı olagelmiştir.
Hadis-i şerif olarak rivayet edilen hoş bir sözde:
لَا فَتٰى إِلَّا عَلِيٌّ وَلَا سَيْفَ إِلَّا ذُو الْفِقَارِ
“Ali gibi yiğit, Zülfikar gibi de kılıç bulunmaz.” ifadeleriyle, Hazreti Ali’nin her hâliyle fütüvvetin temsilcisi bir kahraman olduğuna dikkat çekilmiştir. Aslında fütüvvet Hazreti Ali’den çok önceye dayanır. Enbiya-i izâm efendilerimizin her birisine fütüvvetin çok âli seviyede önemli birer temsilcisi nazarıyla bakılabilir. Çünkü onlar kendileri için değil gaye ve mefkûreleri için yaşamışlardır. Öyle peygamberler gelmiştir ki, kendisine tâbi olanlar birkaç kişiden ibarettir. Öylesi de vardır ki, hiç ümmeti yoktur. Fakat böyle bir durum karşısında onlar hiç diriğ etmeden vazifelerini yapmaya devam etmişlerdir.
Neticeyi Allah’tan Bilmek
Peygamberân-ı izâm’ın kendilerine verilen risalet vazifesini en güzel şekilde yerine getirmeleri, tekvinî emirlere riayet ederek vazifelerini hep fetanet ufkunda sürdürmeleri, her durumda fevkalâde stratejik hareket etmeleri, fakat bütün bunların yanında neticeyi Allah’tan beklemeleri fütüvvetin önemli bir derinliğini teşkil eder. Evet, bidayette vazife aşkıyla yanıp tutuşma, neticede ise vazifeyi yapmış olmanın itminanını yaşama fütüvvet ruhunun önemli bir göstergesidir. Diğer bir ifadeyle, kişinin irşad ve tebliğ vazifesini yaparken, “Elhamdülillah, insanlar beni dinlemeseler bile ben Rabbimin emrini yerine getirdim. Rabbim beni bu vazifeyi yerine getirmekten azletmedi.” mülâhazalarına bağlı kalması ve inkisar yaşamadan, ümitsizliğe düşmeden vazifesine devam etmesi, iman ve Kur’ân hizmeti adına çok önemli bir husustur.
KIRIK TESTİ-13 (MEFKÛRE YOLCULUĞU)
***
Siz, bütün benliğiniz ile meseleyi O’na emanet ederseniz, O’nun da o engin lütfu ile, keremi ile mutlaka karşılığını bulursunuz. وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ “Bana verdiğiniz sözü tutun ki Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim ve yalnız Ben’den korkun!” (Bakara, 2/40) “Verdiğiniz sözü yerine getirin, Ben de mukabelesinde bulunayım!” diyor. أُوفِ “Ben de vefâlı olayım.” diyor da burada fakat bunlar mukabele manasına gelir. “Sizin bu vefanız ölçüsünde, Ben de mukabelede bulunayım.” demektir. Ne yaptınız siz? Kul, kendi darlığı içinde, bir karış… Zât-ı Ulûhiyet, Kudsî Hadiste buyuruyor: “…Benimki bir adım. Siz bir adım attınız, Benimki gelme. Siz geldiniz, Benimki koşma. Sonra da dil olma, dudak olma, konuşma.” Yani siz kendi küçüklüğünüz ölçüsünde O’na karşı bir yaklaşım tavrı sergiliyorsunuz, O (celle celâluhu) Kendi büyüklüğü ölçüsünde, onun ile mebsûten mütenasip bir teveccühte bulunuyor, hepsi bu.
Şimdi böyle bir ruh hâleti içinde -inşaallah- hem kendimiz için, hem de kardeşlerimiz için Cenâb-ı Hak’tan ferec ve mahreç talep edilirse, o, yere düşüp kalmayacaktır; Cenâb-ı Hak, kabul buyuracak, o fereci ve mahreci ihsan edecektir.
Mağdur ve mazlumların ferec ve mahrece mazhar kılınmaları şahsî, içtimâî, kaderî pek çok kayıt ile mukayyettir; dolayısıyla ferec ve mahreç dualarımız bir vakt-i merhûna bağlı bulunabilir.
Bir; esasen bir imtihan oluyoruz, bir mîâdı var bu meselenin. İnsan, bu imtihanda o mîâdı doldurup işin içinden pâk olarak, pîr u pâk olarak sıyrılıp çıkıyor.
İki; Cenâb-ı Hakk’ın belli bir dönemde bize lütfettiği imkanları rantabl değerlendirmediğimizden dolayı, Cenâb-ı Hak -adeta- “O vaktine erişip edâ edemediğiniz şeyleri katlayarak kaza edin!.” buyuruyor hâdiselerin diliyle. Kaza edince -malum- vaktin edasını da beraber yapıyorsunuz. Mesela; ikindiyi kaza ediyorsunuz; bir, ikindinin farzı, bir de başka bir farz. Bu defa vitesi yükselteceksiniz; dört ile gidiyorsanız, bu defa sekiz ile gideceksiniz. Bir de buna “temkin dörtlüsü” ilave edecekseniz şayet, on iki olur bu defa. Evet, edâ edeceksiniz onu; bu da ayrı bir mesele.
İMTİHAN, SEKÎNE VE KURTULUŞ Herkul, 28/07/2019, BAMTELİ
***
“Ne cism ü ne arazdır, ne mütehayyiz ne cevherdir.
Yemez, içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah.
Tebeddülden, tegayyürden, dahi elvân ü eşkâlden,
Muhakkak ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.
Ne göklerde, ne yerlerde, ne sağ ve sol ne ön ardda,
Cihetlerden münezzehtir ki, hiç olmaz mekânullah.”diyor, İbrahim Hakkı hazretleri, Tevhidnâme’sinde.
Evet, onun için acele etmemeli. اَلتَّأَنِّي مِنَ الرَّحْمَنِ، اَلْعَجَلَةُ مِنَ الشَّيْطَانِ “Teennî (temkin ve sükûnetle hareket etmek) Rahman’dan; acele ise Şeytandandır.” Hazret-i Sâhib-i Zîşân (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle buyuruyor. Teennî; temkin, atacağı adımları bilerek atmak, sürçmeyecek, düşmeyecek yerlerde yürümektir ki, bunlar çok önemlidir. “Vakitsiz hedefe şitâb eyleyen kaybeder.”diyor; vakitsiz… Her şeyin vaktini, zamanını çok iyi belirlemek lazım; âdetâ bir iftar vakti gibi… O vakitten biraz evvel orucunuzu açarsanız, o gün akşama kadar boşuna aç durmuş olursunuz; sonraya bırakırsanız da kerahet irtikâp etmiş olursunuz. Çünkü Sâhib-i Şeriat, orada إِلَى الْمَغْرِبِ “Akşama kadar” diyor. Onun gibi, bu miadı çok iyi belirlemek lazım, kollamak lazım. Vakt-i merhûnu gelince, ona göre diyeceğimiz-edeceğimiz şeyi dememiz lazım. Yavaş yavaş, adım adım…
GENÇLER İLE HASBİHÂL Herkul, 16/06/2019, BAMTELİ
***
“Teyakkuz”, Tasavvuf’ta, işin başıdır; uyanık olmak, esasen, gözü açık olmak demektir. Varlığı ona göre mütalaa etmek.. eşya ve hadiseleri hallaç etmek.. onu bir kitap gibi okumak.. otu, ağacı, yıldızı, bir kitap gibi okumak… O kainat kitabı ile Allah’ın “Kelam” sıfatından gelen Kitap arasındaki mutabakatı temine çalışmak…
Teyakkuz; uyanık olmak, uyanık davranmak… Bu mülahazayla, hudutlarda nöbet bekleyen insanlara “uyûn-i sâhire” denir; “hiç göz kırpmadan hep dimdik orada duran insanlar” demektir. Teyakkuzu o şekilde anlayabilirsiniz. Sarf’ta, “Tefa’ul” (تَفَعُّل) kipinden geldiğinden dolayı, “yakazası engin, göbeğini çatlatasıya bir yakaza peşinde, göz kırpmama peşinde” demektir. Uyûn-i sâhire… Göz kırpmama, hep âdetâ Cenâb-ı Hakk’ı görüyor gibi; gi-bi… O’nun tarafından görülüyor ya; görüyor gibi… “Beni görüyor, bak; dolayısıyla ben de O’nu görüyor gibi olmalıyım!”
AŞK YOLUNUN ÂDÂBI, Herkul, 27/01/2019, BAMTELİ
***
Hiç şüphesiz bahar gelecek, ne var ki onun bir vakt-i merhûnu vardır; hâlis mümine düşen, sabr-ı cemil ve temkîn içinde tazarru ve niyazdır.
Ne var ki,
“Asırlar var, ruhun gibi rengin de sapsarı,
Bilinmez nasıl verecek Rabbimiz kararı,
Belli halinden, sen de bekliyorsun baharı,
Ve bağrında renk renk tüllenecek lâlezârı…”
Unutmayın!.. Bir gün, dünyanın bağrında renk renk bir bahar tüllenecek. Bahar düşmanları o zaman hazan yemiş ağaçların yaprakları türünden dökülüp toprağa, gübre olacaklar! Ama bu kasvetli havanın, tsunamilerin, fırtınaların dinmesi için bir vakt-i merhûn vardır. Her şeyi tevkît eden (belli bir zamana bağlı kılan) Muvakkit, bilir onu. Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i Hüsnâ’sı içinde öyle bir isim yok, fakat düşünülebilir. Belli bir vakte bağlayan, o vakti Kendi belirleyen, “Falan iş, falan zaman tahakkuk edecek; nokta konacak bu işe!” buyuran… Dolayısıyla biz bilemeyiz. O, geldiği zaman, kendi gelecek. “Gelir ise gelir, bir kıl ile, eyleme tedbir.”O’nun (celle celâluhu) tarafından, Meşîet-i İlahiye o istikamette tecelli ettiği an, hemen vücuda gelir o mesele. Şimdi, o vakt-i merhûna karşı sabretmek lazım.
“Acaba ne zaman bahar gelecek?” Herkes böyle bir beklenti içinde olabilir. “Şu gadre uğradı! Bu, zulme uğradı! Şu, ciddi i’tisaflara, irtikâplara, tagallüplere, tahakkümlere, tasallutlara, temellüklere maruz kaldı. Falanın malını gasp ettiler, haramiler gibi. Geldi üzerine oturdular; ‘Mülk, bizimdir!’ dediler, istedikleri gibi tasarruf yaptılar. Pazarlığa çıkardılar, meşherlerde teşhir ettiler, kendi hesaplarına…” Bütün bunlar karşısında, dişini sıkıp sabretmek esasen çok önemlidir. Birileri öyle yapacaklar; onlar, zulmün -bağışlayın- daniskasını irtikâp edecekler, siz de sabrın a’lâsını sergileyeceksiniz, katlanacaksınız. Böyle bir şey… “Yakın”larınızı tutup içeriye atacaklar. “Tanıdık”tır, “dost”tur, “kardeş”tir, “sempatizan”dır, “muhip”tir, “tanıyan”dır, “Hizmet’e omuz veren”dir, sizinle “aynı güzergâhı paylaşan”dır, “aynı yolda koşturup duran”dır, “aynı şehrâhta yarış yapan”dır… Her seviyede alakadar olduğunuz insanları zulme uğratacaklar. Bunların o hale maruz kaldığını, mü’min olarak sizin düşünmemeniz mümkün değil!.. Nasıl düşünmezsiniz ki!.. مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların dertlerini paylaşmayan, onlardan değildir.” O, başka bir cephenin insanı demektir.
Dolayısıyla bütün bunlar karşısında dişini sıkıp sabretmek, zordur; zehir-zemberek, fakat neticesi, şeker-şerbet. Bütün bunlar, Allah’ın izni ve inayetiyle, vakt-i merhûnu gelince savrulup gidecek. Böyle hiç erimez gibi zannettiğiniz granit gibi şeyler eriyiverecek. Bazı virdlerde de var, Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî hazretlerinin ve başkalarının virdlerinde var;“Ateşte buzun eridiği gibi, tuz-buz olup eriyecek!”Allah’ın izni ve inayetiyle; hiç tereddüdünüz olmasın. Fakat işte ona karşı da sabretmek lazım. Yoksa “Ne zaman, ne zaman?” diye tekrar etmek ve “Böyle dua da ediyoruz, olmuyor!” demek suretiyle, O’nun takdirât-ı Sübhâniyesine itiraz nev’inden laflar etmek, düşüncelere dalmak, tasavvurlar içinde bulunmak, taakkuller içinde bulunmak, O’na karşı saygısızlık olacaktır. Bundan dolayı, “vakt-i merhûn” mevzuunda da sabırlı ve saygılı olmak lazımdır.
Başkalarının seyr-ü sülûk-i ruhânî yoluyla ulaştıkları “temkîn” duygusunu, daha şimdiden yakalayarak “temkîn” içinde hareket etme… Temkîn, seyr-ü sülûk-i ruhânîde ulaşılan son noktadır ki, aynı zamanda “mehâfet” makamına ve “mehâbet” makamına bakar; insanı “naz”dan çeker alır, “niyaz”a sevk eder; insandaki yalvarma duygusunu, tazarru ve niyaz duygusunu tetikler, Allah’ın izni ve inayetiyle.
BAHARIN VAKTİ VE SABR-I CEMÎL, Herkul, 10/09/2017, BAMTELİ
***
Evet, “küsûf”tan bahsediyorduk. Hiç ümidimizi yitirmedik. Efendim, korkunç bir küsûf vardı ortada veya bir hüsûf; her ne olursa olsun, bunun da bir gün gideceğine inanıyoruz. Yalnız, zulmün gayretullaha dokunma kertesi vardır. Bu açıdan, katiyen ye’se düşmemek lazım; o küsûf da, vakt-i merhûnu gelince açılacak; murâd-ı Sübhânî o istikamette tecelli edince, o küsûf da gidecek.
Başlangıçtaki sızıntılar birer çağlayana dönüşüyor; çiseleme şeklindeki rahmet damlaları sağanak yağmurlara inkılap ediyor.
SIZINTI’DAN ÇAĞLAYAN’A, Herkul, 26/03/2017, BAMTELİ
***
Dünden bugüne bütün bu iç içe inhiraflara karşı birkaç düzine, yaşamalarını yaşatma duygusuna bağlamış, o yüksek mefkûreyle oturup-kalkan ve kalb-ruh diyen gönül eri, yaptıkları işin ve yürüdükleri yolun zorluk ve handikaplarına rağmen “Bu can bu uğurda!..” deyip bütün tehlikeleri göze alarak yürüdüler bu ba’s-ü ba’de’l-mevt -diriliş- yolunda. Fuzûlî gibi:
“Cânımı Cânân eğer isterse minnet cânıma,
Can nedir ki ânı kurban etmeyem Cânân’ıma..”
mülahazasıyla pürneş’e, ümitle şahlanmış olarak ve bütün dünya ve mâfîhâyı ayaklarının altına alarak, yürümenin zorluğuna, güzergâhın güvensizliğine, engellerin amansızlığına, çarpık ve sapık kanaatlerin insafsızlığına rağmen “Yâ Sabûr!”deyip yürüdüler hız kesmeden peygamberler (sallallahu alâ nebiyyinâ ve aleyhim) yolunda. Gönüllerinde kutsallarının safvet ve duruluğu, millî mefkûrelerinin haşmet ve ululuğu, hiçe saydılar karşılarına çıkan her türlü zorluğu; hâl ve temsil diliyle cihanlara duyurmak için Hakk’ı ve Hakk’ın sevdiklerini, yürüdüler “hel min mezîd” diyerek dört bir yana…
Bunlar Hakk’ın emir ve yasaklarına riayetin ve güzergâh tehlikelerinin zorluğunu bilerek o yola revân olmuşlardı. Yürüdükleri yolun inişli-çıkışlı ve engebeli olduğuna vâkıf idiler, ama sabır iksiriyle o ağır hamûleyi hafifletip taşınır hâle getireceklerinden de emindiler. Mebdei oldukça acı ve hazmedilmez, neticesi şeker-şerbet “sabır” denen o iksirle günah ve nefsânîlik girdaplarını aşıyor; hak bilmezlerin şirretliklerini onunla yumuşatıyor; her şeyin bir vakt-i merhûnu bulunduğuna o mercekle bakıyor; hilekâr ve düzenbazların entrikalarını onunla tesirsiz hâle getiriyor; yolların uzayıp gitmesini ve bir türlü sona ermeyişini bir “Lâ havle” çekip onunla tabiî görmeye çalışıyor; kine, nefrete, inada, hasede kilitlenmiş mutaassıpların insanı çatlatan bağnazlıklarını onunla görmezden geliyor ve “ziya” deyip “nur” deyip yollarına devam ediyorlardı.
BİR KÜSÛF DAHA SONA ERERKEN, ÇAĞLAYAN DERGİSİ Nisan 2017
***
Yakın tarih itibarıyla Almanya’da Hitler; “Saltanatım elden gider!” diye bir sürü harap ellere, yıkılmış hanümanlara ve işkenceyle ölüp giden canlara karşı aynı kompleksle hareket etmişti.. İran’da Şah, Humeynî ve taraftarları saltanat ve debdebesini elinden alırlar vehm ü hayaliyle gözünü kırpmadan on binlerce insanın canına kıymıştı.. Saddam, adı Humeynî olmasa da o karakterde biri, haramilikle elde ettiği şeylerin üzerine gelir konar diye muhalif zannettiklerini kesti-biçti-doğradı.. Kaddafi’nin durumu da bunlardan farklı değildi; o da vehmî bir Humeynî çığırtkanlığıyla etrafı yakıp yıkıyor, aynı cinnet tavırları sergiliyordu.
İslam dünyasında bir zakkum gibi türeyen çağın diğer paranoyakları da bunlardan farksız... Sudan sebeplerle insanlar zindana atılıyor.. ana-evlat birbirinden koparılıyor.. masumlar işkenceyle öldürülüyor.. hukuk, adalet ayaklar altında yolluk gibi çiğneniyor.. bütün bunlara, insan şeklindeki mahluklar aval aval bakıyor.. Süfyân muakkibi Taylasanlı Horasanlılar bu tür Firavunlara Hâmânlık yapıyor.. ölen öldüğüyle, çeken çektiğiyle kalıyor.. ve dilsiz şeytanlar film seyreder gibi bütün bu şenaatleri, denaetleri hissiz, hareketsiz seyrediyor.
Şimdi bütün mazlum ve mağdurlara, gözleri verâlarda, verâların verâsında يَا غَارَةَ اللهِ، حُثِّي السَّيْرَ مُسْرِعَةً فِي حَلِّ عُقْدَتِنَا demek kalıyor. Keşke, her şeyden evvel bütün mağdur ve mazlum Müslümanlar olarak, “Hayır Allah’ın takdir buyurup yarattığındadır.” deyip kadere taş atma durumuna düşmesek!.. Keşke, رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا soluklarıyla, hep
Gelse celâlinden cefa,
Yahut cemâlinden vefa,
İkisi de câna sefa,
Lütfun da hoş, kahrın da hoş. (Yunus Emre)
mazmunuyla nefes alıp verebilsek!.. Keşke, derin bir saygı hissiyle,
Gelir elbet zuhûra ne ise hükm-i kader,
Hakk’a tefviz-i umûr et ne elem çek, ne keder. (Enderûnî Vasıf)
itmi’nan-bahş inancıyla oturup kalksak!.. Keşke, maruz kalınan şeyleri hatalardan arıtma kurnaları gibi görerek,
Arındırır belalarla Hak sevdiklerini,
Arındırdığı gibi pak suların kirleri.
mülahazasıyla mırıldanıp teselli olabilsek!.. Keşke,“Her zulüm ve mesâvînin bir gayretullaha dokunma miadı vardır!” diyerek o vakt-i merhûna saygının ifadesi,
Zalimlere dedirtir bir gün Kudret-i Mevlâ,
Tallâhi lekad âserekellahu aleynâ!.. (Ziya Paşa)
deyip her şeyi Sahibine havale edebilsek!.. Keşke“Küfür devam eder ama zulüm devam etmez!”hakikatine binaen, “Zulmile âbâd olanın, âhiri berbâd olur!” itikadıyla, evveli değil, âhiri görebilsek!.. Keşke her şeyi, olup bitenlere nigehbân Alîm u Habîr’e bırakarak,
Zâlimin zulmü varsa, mazlumun da Allah’ı var,
Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var!
inancıyla حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ile soluklansak ve muvakkat mesâibi dillendirmesek!..
Büyüklerin yol erkânı ve vird-i zebânı bu olmuştur; bizimki de o olmalı ve “Bu da geçer!” deyip, zift neşriyat taraftarlarının deyip-ettiklerine kulak asmadan, gönlümüzdeki gül bahçeleriyle çevreyi ıtriyat çarşısına çevirerek burcu burcu gül kokularıyla herkesi mest ve sermest etmeliyiz.
Cenâb-ı Hannân u Mennân, Rahîm u Rahmân bu yolda bize sarsılmayan irade, duruşta kararlılık ve kararlılıkta temâdî lütfeylesin!..
PARANOYA, Mayıs 2019, ÇAĞLAYAN DERGİSİ
Allah cc Turkiyedeki ve Yunanistandaki bütün abi, abla, arkadaş ve kardeslerimizin sabirlarini artırsın ve böyle kaynaklardan beslenmelerini nasip etsin inşallah
YanıtlaSil