MÜZAKERE NOTLARI 8: ÇİLE, SABR U SEBAT, ÖZÜNÜ BULMA
Ey Yâr Senden Dönmezem!..
“Terk-i ukbâ”ya gelince; adanmış insanda dava uğruna ortaya koyduğu cehd ve gayrete mukabil ahireti kazanma mülahazası da olmamalıdır. Bir insan, Allah’a kulluğunu, ibadet ü taatini, evrâd u ezkârını, hatta i’la-yı kelimetullah yolunda mücahedesini, icabında zindanlara girmesini, değişik belalar altında kalıp preslenmesini, sıkıntılara maruz kalmasını doğrudan doğruya Cennet’i kazanmaya bağlıyor ve bütün bunlarla Cennet’e girmeyi esas maksat yapıyorsa, o insan, kazanma kuşağında kaybediyor demektir. Adanmış bir insanın başına, bunların hepsi gelebilir; fakat o bunlarla ahireti peyleme peşine düşmemelidir. Demelidir ki, “Allahım, eğer ben bütün bunlarla Sana yaklaşıyorsam, kendimi çok talihli bir insan sayacağım. Ben, başka değil, sadece Senin rızanı arıyorum.”
Evet, adanmış bir ruh yapıp ettiği her şeyi ve başına gelen bütün musibetleri sadece O’nun hoşnutluğunu kazanma hedefine bağlamalı ve Nesimi gibi:
“Bir cefâkeş âşıkem ey yâr senden dönmezem
Hançer ile yüreğimi yar senden dönmezem
Ger Zekeriya tek beni baştan ayağa yarsalar
Başıma koy erre Neccâr senden dönmezem” demelidir.
Azeri Şair, Allah hakkında “neccar” tabirini kullanıyor. Cenab-ı Hakk’ın öyle bir ismi yoktur; fakat şair O’na isnad ettiği bir fiile binaen kendince bir de isim uyduruyor. “Neccar” marangoz, testere kullanan demektir. “Erre”, Oğuz dilinde testere manasına gelir. Nesimi şöye devam ediyor:
“Ger beni yandırsalar, toprağımı savursalar
Külüm oddan çağırsalar Settâr senden dönmezem.”
İşte dava adamı da başına testereler bile konsa, hançer ile yüreği de yarılsa yine de hâline razı ve Rabbinden hoşnut olmalı, O’nun rızasını tahsile çalışmalıdır. Fuzuli ne güzel söyler:
“Ya râb, belayı aşk ile kıl aşina beni
Bir dem belâ-yı aşktan etme cüdâ beni
Az eyleme inâyetini ehli derdden
Yani ki çok belâlara kıl mübtelâ beni” der.
Evet, bu ölçüde bin belaya maruz kalsa da, adanmış ruh, Allah yolunda başına gelenlerin hepsine katlanacak; fakat katiyen bunları –haşa ve kella- Allah’tan bir şey koparmak için vesile yapmayacak, bir peyleme mevzuu haline getirmeyecek ve asla bir sermaye gibi görmeyecek. İbadet ü taatini de, belalara sabrını da dünyevî-uhrevî semerelere bağlamayacak. Belki diyecek ki, “Ben hak yolundayım, Allah da beni imtihan ediyor.” Cenab-ı Allah demiyor mu: “Biz mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz.” (Bakara, 2/155) Yani, Rabbimiz buyuruyor ki “Sizi malla, canla, korkuyla imtihan edecek ve sizi size göstereceğim. Nesiniz, kaç gram geliyorsunuz, neye ne kadar katlanıyorsunuz, nerede ve ne karşısında tahammülsüzlüğe düşüyorsunuz; siz kendinizi göreceksiniz. Çünkü öbür tarafta vicdanınızla yüzleşirken hakkınızdaki hükmü yine siz vereceksiniz.” Ne kadar önemli bir mesele!.. Allah, sizi istintak eder de –STV’deki Büyük Buluşma’da olduğu gibi- vicdanınızla yüzleştirir. Büyük Buluşma’da ölenleri hesaba çeken insan, insanın vicdanını temsil ediyor. “Şimdi hazır mısın hakkında verilecek hükme?” diyor orada. Bunlar, Kur’an ve Sünnet’e uygun ifade tarzları. Onun gibi, bizim de hiçbir iyi ve başarılı yanımız öbür âlemi peylemeye matuf olmamalıdır. Her şey Cenab-ı Hakk’ın hoşnutluğunu kazanmaya bağlanmalıdır ki, terk-i ukbâ derken de bu manalar kastedilir.
Kırık Testi-4 Ümit Burcu
***
Erzurumlu Sümmânî’nin bir sözünü çok tekrar etmişimdir; Azerî ağzıyla şöyle der:
Ezelden hudbînim elifi bâya
Hak kulun emeğin vermesin zâya
Bir can borçluydum Bâr-Hüdâ’ya
Vermek için can kurbana geliftim.
İşte insan, “Cenâb-ı Hakk’a bir can borcum var” demeli, ondan gelen her şeyi memnuniyetle karşılamalı ve o borcu ödeyeceği âna kadar sadık bir kul ve köle olarak yaşamalıdır. Adanmış ruh, daima emre âmâde ve elleri göğsünde durarak ondan çıkacak fermanı beklemeli; nereye yürü dendiyse, arkaya bakmadan oraya gitmelidir.
Üstad Hazretleri bu konuda da çok basiretlidir. Her şeyde vech-i rahmet görüyor. Kastamonu’ya sürüyorlar vech-i rahmet, Barla’ya sürüyorlar vech-i rahmet... Emirdağ, Denizli, Isparta... Hepsini neticesi itibarıyla hayırlı görüyor ve gerçekten de öyle oluyor. Nereye düşüyorsa kor gibi düşüyor. O koru sağa sola fırlatmak suretiyle hakkından geleceklerini zannediyorlar. Oysa, zaten asıl vazifesi o... Misyonu, düştüğü yerde şûlefeşân olmak; bir kandil yakıp etrafını aydınlatmak; orada nurlar, lem’alar, şuâlar meydana getirmek...
Üstad bunları samimî, yürekten ve hiç kimseye küsmeden yapıyor; sonra da “Mademki nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefâlar ve mâruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim. Âdil kadere de derim ki: Ben senin bu şefkatli tokatlarına müstahak idim. Yoksa herkes gibi gayet meşrû ve zararsız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim, maddî mânevî füyûzât hislerimi feda etmeseydim, iman hizmetinde bu büyük mânevî kuvveti kaybedecektim” diyor. Diyor ve ehl-i dünyanın zulmü, kaderin adaleti ve şahsın kendini sorgulaması üçgeninin birleştiği noktayı gösteriyor.
İşte insan, bu hakikati kavradığında hiç kimseyi suçlamayacak; “Suçlu benim, Allah bana vazife yapma imkânı verdi; ama ben vazifemin hakkını tam edâ edemedim; o da bana hicret ve hicranlar yaşatarak adalet etti. Ehl-i dünya zulmetmişse de onları cezalandıracak ben değilim. O işin ‘Sahib’i var” diyecektir.
Evet, bizim eksik ve gediğimiz, başımıza gelen her şeyde bir vech-i rahmet göremeyişimiz; ülfet ve ünsiyet hastalıklarına karşı irademizin hakkını veremeyişimiz; aşk u şevkle kulluk vazifemizi gereğince yapamayışımız; başkalarının zulmünü Âdil-i Mutlak’a havale edip, kendi muhasebemizle meşgul olamayışımız; kendi işimize bakamayışımızdır. Niçin bizim sesimiz soluğumuz bir iksir gibi ulaştığı insanları eritmiyor? Neden şu eşsiz güzelliklerle dolu dinimizi azamî ölçüde temsil edemiyoruz? İşte bizim derdimiz, bu husus olmalıdır.
Kırık Testi-1
***
Şahsen, imanı güçlü bir insan olduğumu iddia edemem. Bununla birlikte yirmi yaşımdan bu yana hayatım hep baskı ve tazyik altında geçmesine rağmen hiç ümidimi kaybetmedim. Daha askere gitmeden cami penceresinden alınıp karakola götürüldüm, hakarete uğradım, tehdit edildim. Fakat bütün bunların menfi mânâda bana hiçbir tesiri olmadı. Bir an bile yürüdüğüm yoldan geriye dönmeyi düşünmedim. Alınıp götürülme, bir yere atılma gibi tehdit ve tazyikleri hiç mi hiç önemsemedim. İki tane insan bulduğumda hemen cami içinde oturup onlarla ders okumaya koyuldum. Yaşadığım sıkıntılar askerlikten sonra da devam edip gitti. Fakat ben, hiçbir zaman ye’se düşmedim. Hayatım boyunca hep,
“Doğacaktır sana vaat ettiği günler Hakk’ın;
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.”
mülâhazalarına bağlı kaldım. Zira Cenab-ı Hak, وَلَا تَيْئَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لَا يَيْئَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ kavl-i kerimiyle Allah’ın rahmetinden ümidin kesilmemesi gerektiğini ve kâfirlerden başka hiçbir kimsenin O’nun rahmetinden ümidini kesmeyeceğini ifade buyurmuştur.
Kırık Testi-14 Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız
***
Çile
Çile, yüce hedeflere varmanın ve yüksek neticeler elde etmenin tek yoludur. Hakikat yolcusu, çile ile GÜNAHLARDAN ARINIR; onunla SAFLAŞIR ve onunla ÖZÜNE ERER. Çilenin olmadığı yerde ne olgunlaşmadan ne de ruhla bütünleşmeden bahsedilemez.
Çile, hakikat erinin, her köşe başında sarmaş-dolaş olacağı acı; fakat vefalı yoldaşıdır. Upuzun yollar onunla yeknesaklıktan kurtulur. Hayat, onunla aydınlığa kavuşur ve kişi ancak onunla yaşamanın zevk ve şuuruna erer. Çilesiz hayat monoton, o olmadan yürünen yollar renksiz ve bıktırıcı, bu yolların garip yolcuları da yaşamadan bezmiş tali’sizlerdir.
Ruh, çile ile kemale erer. Gönül, çile ile inkişaf eder. Çile görmemiş ruhlar ham, gönüller de kolu kanadı kırık ve ölgündür.
Çile, çalışmaya ve o yolla elde edilen şeylere kat kat değer kazandırır. Çilesiz elde edilenler ise mirastan gelen mal gibidir. Gelişi emeksiz, gidişi de üzüntüsüz olur. Evet, ancak, bin bir ızdırapla kazanılan şeylerdir ki, muhafazası uğrunda canlar feda edilir...
Bir millet ve bir medeniyet büyük muzdarip ve çilekeşlerin öncülüğünde kurulmuş ise sıhhatli, istikrarlı ve gelecek adına ümit vericidir. Aksine, hayatında bir kere olsun ağlamamış, inlememiş ve sancı çekmemişlerin elinin altında doğmuş ve gelişmişse, zayi olmaya namzet ve tali’sizdir.
Dünden bugüne insanoğlu, yer yer çilekeşlerin müşfik ve diriltici kucaklarında, zaman zaman da tiranların zulüm ve istibdadı altında kendini buldu ve idrak etti. Ne var ki o, var olmanın zevkine erdiği en mutlu anlarını, başkaları için yaşayan büyük muzdariplerin vesâyâsı altında duydu ve tattı.. Kenan ilinden kalkıp bir meş’ale gibi Bâbil’e uzanan; bir güneş gibi Suriye’nin bağrında tulû eden; arkasına takıp sürüklediği kimseler için gözünü kırpmadan Cehennemî alevler içine giren ve “nâr-ı Nemrud”u göğüsleyerek ateşte Cennet cilveleri gösteren büyük muzdariplerin.. ruhu çekilmiş ve kadavralaşmış bir millete hayat üfleyebilmek için, yıllarca Mısır ve Sinâ arasında mekik dokuyan ve her defasında Tûr’da dolup Mısır’da boşalan; nihayet maddenin bağrına indirdiği darbelerle, suya ve toprağa ayrı bir yol, ayrı bir erkân öğreten büyük muzdariplerin.. dünyadan başka gözleri bir şey görmeyen ve bütün bütün maddeleşmiş bir toplumu özüne erdirmek ve onlara ruh iklimine açılan yolları göstermek, daha doğrusu öbür âlem düşüncesini yeniden gönüllerde mayalamak için, çevresinde kol gezen tehlikelere aldırmadan, yüce derslerine devam eden ve hakkında bayağıların bayağısı hükümler kesilip biçilirken, “Hançer ile yüreğimi yar! Senden dönmezem...” diyerek hakikati haykıran büyük muzdariplerin.. ve nihayet gelmiş ve gelecek bütün mihnetkeşlerin ızdırabını, her lâhza ruhunda yaşayan, her an yığın yığın musibetleri göğüsleyen, her an gerilen ve her an kan-ter içinde, yeniden dolup-boşalan büyük muzdariplerin...
Evet, hep böyle ızdırap gören, ızdırap düşünen ve bir mum gibi yana yana eriyip giden bu yüce kametlerin arkasında yürüyenler, hiçbir zaman aldanmadılar ve hiçbir zaman hayal kırıklığına uğramadılar.
Çile 1 Ocak 1982
***
Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi,
Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi.”
mısralarıyla sosyal hayatta cereyan eden bu “sünnetullah”a işaret etmiştir.
Evet, bugün ve bugünden sonra da, “aczin” aklına dirilmek, “zulmün” de aklına ezilmek gelmeyebilir. Fakat bu, Allah’ın (celle celâluhu) izni ve inayetiyle, tarihte elli defa gerçekleşmiştir. Olanlar ise olacakların en büyük referansıdır. Bizim geçmişe bakmamızın, mâziyle irtibat kurmamızın faydalarından birisi de işte bu hakikati anlayabilmektir. Bugüne kadar tahrip-tamir vetiresinin sürekli birbirini takip etmesi, gece-gündüz münavebesinin hiç kesilmeden devam edip durması, Allah’ın izni ve inayetiyle, bundan sonra da tahripleri tamirlerin, geceleri de gündüzlerin izleyeceğinin en büyük referansıdır.
Kırık Testi-14 Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız
***
Bazen bu yolun yolcuları, kendi güç, kuvvet ve kabiliyetlerini her şey sayıp onlara güvenme gafletine düşeceklerinden veya düşme durumunda bulunduklarından Cenâb-ı Hak onları şirkten sıyanet etme adına her isteyip dilediklerini hemen vermez ve “CEBRÎ LÜTFΔ BİR TEVCİHLE ONLARIN YÜZLERİNİ TEVHİDE ÇEVİRİR. Bazen de, her şey yerli yerinde olmasına rağmen diriliş erlerinde tam bir teveccüh olmayabilir; işte böyle bir durumda Cenâb-ı Hak, onları değişik baskı, saldırı ve tazyiklere maruz bırakarak, ızdırar ruh hâletiyle Kendine yönelmeleri ve bir muztar içtenliğiyle O’na içlerini dökmeleri için belli bir süre onların diriliş gayretlerine aynıyla cevap vermez. Bazen de, bu diriliş erleri, şöyle-böyle belli bir kısım dünyevî beklentiler içine girip gönüllerini makam, mansıp, pâye, ikbâl düşüncelerinden arındırıp tam bir hasbîlik ortaya koyamayabilirler; bu açıdan da böyleleri bütün bütün ağyâr mülâhazasından sıyrılıp hâlisâne bir teveccühle O’na yönelecekleri âna kadar diriliş nefhasını da elde edemeyebilirler.
Bütün bu hususların yanında, BU YOLDAKİ HASLARIN HAMLARDAN AYRILMASI, ZALİM VE GADDARLARIN DA TOPLUMUN HER KESİMİ TARAFINDAN BİLİNİP TANINMASI ÇOK ÖNEMLİDİR ve böyle bir ilâhî imhalle her zaman yanılabilen ve yanıltılabilen yığınların bazılarında ehl-i ilhada taraftarlık hissiyle –bu biraz da her şeyin ayân beyan ortaya çıkmamasından kaynaklanır– ba’sü BA’DE’L-MEVT KAHRAMANLARINA KARŞI TAVIR ALMALAR OLABİLİR; bu itibarla ak-kara birbirinden ayrılacağı, âlim-âmî herkesin nerede durduğu/duracağı belli olacağı âna kadar herkese bir teemmül fırsatı verilir; dolayısıyla netice de biraz gecikmiş olur.
Sebep ne olursa olsun bize, kurallarına göre ve hikmet dairesinde vazifemizi yapıp ötesini Allah’a havale etmek düşer. Her diriliş eri bilmelidir ki, o, Allah ve Resûlü’nün çağrısına icabet ettiği takdirde Cenâb-ı Hak da ona diriliş yollarını gösterecek ve onun dökülüp yollarda kalmasına asla meydan vermeyecektir.
Belki Bir Gün Biz de Dirileceğiz 1 Haziran 2006
***
Rıza Pazarı
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), gönderdiği seriyyenin başındaki Abdullah İbn Cahş’a (radıyallâhu anh), giderken kimseyi zorlamamasını emreder Zorlu bir yolda işin rıza yanı çok önemlidir. Cebren teslim olmuş insanlar, daha GÜÇLÜ TAZYİKLER gördüklerinde, her zaman ihanet edebilirler. İçten gelen ihanet ise, dış düşmanın her türlü taarruzundan daha vahim neticeler doğurur. Düşman ne kadar güçlü olursa olsun, her zaman ona karşı bir durum ayarlaması yapmak mümkündür. Fakat İÇ İHANETLERDE bu imkân söz konusu değildir.. ve her an, beklenmedik sürprizlerle karşılaşmak ihtimal dahilindedir. Durum böyle olunca, tedbir adına bir şeyler yapmak da müşkülleşir. Onun için gayet rahatlıkla diyebiliriz ki, Cenab-ı Hakk’ın kendi dinini ikameyle vazifelendirdiği insanları çeşitli imtihanlarla elemesi, kalbura koyması, ayıklamaya tâbi tutması inanan insanlar için LÜTUFLARIN EN BÜYÜĞÜDÜR. Zira böyle bir yolladır ki, kalleşler, dönekler önemli yerlere yerleşip tahrip fırsatı bulamazlar.
Cephenin, ELLİ DEFA ELENDİKTEN SONRA dahi dökülmeyen insanlardan meydana gelmesi, o cephe adına bir bahtiyarlık, onun yarım-yamalak insanlarla örülüp meydana gelmesi ise bir bahtsızlık ve hüsrandır.
Fasıldan Fasıla-2
***
Soru: “Zulüm olursa, ömrü de az olur.” denmektedir. Açıklar mısınız?
Büyüklerimizin ortaya koydukları bir kaidedir bu. اَلظُّلْمُ لَا يَدُومُ وَالْكُفْرُ يَدُومُ Yani: Zulüm devam etmez, fakat küfür devam edebilir. Soruda ifade edilen sözün mânâsına yakın, Hz. Ali’ye nispet edilen şöyle bir vecize vardır: “Zâlimin ömrünün gölgesi, bu dünyada kısadır.”
Evet, zulüm bir tecavüz ve haksızlıktır. Çok defa kâinatın hukukundan, inanan insanların, hatta bütün fertlerin hukukuna kadar, zulüm ve tecavüz bahismevzuu olduğunda, Allah MAZLUMLAR NAMINA ZALİMLERDEN İNTİKAM ALIR VE ONLARI İFLAH ETMEZ. Bu konuda bir taraftan ZÂLİMİN ZULMÜNÜN ARŞ’A KADAR VARMASI, orada cevap bulması ve Arş’ın Sahibinin şefkatini celbetmesi, diğer taraftan da ZULÜM GÖREN KİMSELERİN İMTİHANDA OLMA DURUMLARI söz konusudur. Bu iki durumun çok iyi anlaşılması iktiza eder.
Evvelâ, dinlerinden, dinî düşüncelerinden ve mü’mince yaşamalarından ötürü zulme uğrayan kimseler imtihanda olduklarını hiçbir zaman hatırdan çıkarmamalı ve mutlaka sabretmelidirler. Zulme uğrayan bu insanlar içinde öyle kimseler de vardır ki, dişlerinden birisi kırıldığı veya başları ağrıdığı zaman, onlara bu cevr ü cefayı reva gören kimselerin başlarına bir belâ gelse hemen her şeyi kendilerinden bilir ve liyakatlerinin olup olmadığına bakmadan maddeten ve mânen zafer kazanmış havasına girerler. Zira bunlar hiç mi hiç kalbura konmamış ve elenmemişlerdir. Bu mesele ile ilgili bir hadiste şöyle buyrulmuştur:
“Allah herhangi birinizi, sizden kuyumcuların altını ateşe koyup orada erittiği gibi imtihan eder, ateşlere kor, potalarda eritir, kalıptan kalıba sokar ve şekillendirir; ta özünüzü bulup kendiniz olasınız...”
Evet gerçek mazlum için işte böyle bir imtihan bahismevzuudur. Yoksa başına küçük bir belâ gelen her mü’min, bu mevzuda hemen imanını veya Kur’ân’ını sütre gibi kullanma diyeceğimiz şekilde kendilerinden zulüm gördüğü insanların başlarına bir şey gelmesini beklememelidir. Zira Allah Halîm’dir. O, suçluların cezalarını hemen vermek gücüne sahip olduğu hâlde sonraya bırakır ve hep hilmi ile muamele eder. Bu konuda, Müslümanların çektikleri eza ve cefaları gören Hz. Ebû Bekir, Allah’ın halîmliği karşısında defaatle: مَا أَحْلَمَكَ يَا رَبَّنَا “Ne kadar Halîmsin ey Allahım!” demiş ve hilm ü silm yolunda yürümüştür. Allah Halîm’dir ve Rabbü’l-âlemin’dir. Evet, mü’min ne kadar dayanıklı olduğunu, Allah için ne kadar dayanabileceğini, ızdıraba ne kadar tahammül edebileceğini, çilelere ne kadar katlanabileceğini göstermeli ve rüşdünü ispat etmelidir! Meselenin mü’minlere bakan yönü de işte budur.
Bu konuda bir de zâlimin, bütün bütün affedilme hakkını kaybetmesi ve bunun neticesi olarak da, onun zulmünün Arş’a kadar yükselmesi durumu söz konusudur ki, zulüm bu kerteye geldiğinde artık Cenâb-ı Hak zâlimi yakalar, derdest eder ve cezalandırır. Evet, zulüm gidip oraya dayandığı zaman zâlime Allah’ın azabının dokunması hak olur. Bu durum âyette şu şekilde ifade edilmektedir: “Halkı zâlim olan ülkeleri cezaya çarptırdığı zaman Rabbinin çarpması işte böyle olur! Şüphesiz ki O’nun azapla çarpması pek acı, pek çetindir!”
Aynı konuya işaret eden bir hadis-i şerifte de Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah zâlime (zulmünden döner diye) imkân, fırsat ve mühlet verir. Çünkü Allah âlemlerin Rabbi ve Erhamü’r-râhimîn’dir. Bütün bunlara rağmen zâlim zulmünden dönmez ise bir kez daha fırsat verir. Fakat bir de yakaladı mı artık onu iflâh etmez ve onun canını çıkarır.” Efendimiz bu beyanın sonunda da Hud sûresi’nde geçen yukarıdaki âyeti okumuştur. İşte meselenin diğer tarafında da bu konu yani zulmün belli bir noktaya geldikten sonra gayretullaha dokunması meselesi vardır.
Bu konuda gayet latîf bir vak’a anlatılır: Derler ki: Ehlullahtan birisi, kervanla hacca gidiyormuş. Kervancı da ehl-i kalb bir insan imiş. Ehlullahtan olan zatı da iyi halli görmüş ve kervanı ile beraber onu da alıp hacca götürmek istemiş. Giderken yolda şakiler kervanın önünü kesmiş, herkesi soymuş ve kimsede bir şey bırakmamışlar. Hatta kervancıbaşını da soymuşlar. Daha sonra başka bir şey var mı diye sorduklarında bu Hak dostu, kervancının sırtında çok güzel ve çok kıymetli bir gömlek olduğunu söylemiş. Şakiler de gelip o çok kıymetli olan gömleği kervancının sırtından almışlar. Tabiî ki bu durum kervancıya çok dokunmuş. Daha sonra kervancı etrafındakilere bu veli kula yaptığı iyilikleri sıralamış, onun ise kendi gömleğini şakilerin gasbetmesine ön ayak olduğunu ifade edip bu durumdan rahatsız olduğunu anlatmış.
Aradan beş altı saat geçince, devlet tarafından gelen bir ulağın, yolda her rastladığına şöyle bağırdığını duymuşlar: “Falan yerde aylardan beri kervanları soyan bir eşkıyâ gürûhu ellerindeki bütün mallarıyla yakalandı. Herkesin neyi varsa, gelsin alsın.” Bunlar da gitmiş ve mallarını almışlar. Tabiî netice böyle olunca atmosfer yumuşamış ve kervancıbaşı ehlullahtan olan o zatın yanına gidip ona durumu izah etmiş ve niçin böyle yaptığını sormuş. Ehlullahtan olan zat da ona şöyle demiş: “Onlar hac kervanını soymak gibi büyük bir zulmü işlerlerken, ben bu zulmün gayretullaha dokunması için bir gömleklik mesafe kaldığını gördüm ve son zulümlerini de yapsınlar da Allah’tan bulsunlar istedim ve buldular da.”
Evet, bu çok latîf bir nüktedir. Bunun olup olmadığı önemli olmamakla beraber ifade etmeye çalıştığı mânâ mühimdir. Kıssada anlatılmaya çalışıldığı gibi zâlimin zulmünün gayretullaha dokunması için bir zaman olmalıdır ve mü’minler o zulme dayanmalıdırlar ki zulüm son sınıra ulaşınca Allah, o zulmedenleri derdest edip yakalayacak ve mutlaka onları tazip edecektir. Böylece bizim zulmedenlere karşı, dünyada başlarına gelebilecek cezalardan başka Cehennem’in ve azab-ı ilâhînin yeteceğini düşünmemiz en isabetli bir yol olsa gerek. Bu itibarla mü’min her zaman haddini bilmeli, Rabbine karşı edepli olmalı, kendisine eza ve cefa eden hemen herkese Rabbinin ceza vermesini istememelidir.
Nitekim mü’minler olarak her birerimiz Cenâb-ı Hakk’ın zulmedenlere bu dünyada verdiği cezalara bizzat şahit olmuşuzdur. Çok defa görmüşüzdür ki, Allah, zâlimlerin çevirdikleri dolabı getirip kendi başlarına çevirmektedir. Evet, bu konuda mü’mine düşen sabırla intizar etmektir. Her şeyi gören ve bilen Rabbimiz Müheymin’dir. O, her şeyi bilip ve etrafımızdaki her hâdiseyi tedbir edendir. Eğer bir şey çekiyorsak, O, çekilen şeyleri, çektirenlerin kimler olduklarını ve onların durumlarını da görmektedir. Öyle ise “Doğacaktır sana vaad ettiği günler Hakk’ın / Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.” (Mehmet Âkif) deyip teslimiyet içinde intizarda bulunmalıyız.
Prizma-8 Çizgimizi Hecelerken
***
Soru: Bir sahih hadiste: “İnsanların en çok musibete uğrayanları evvelâ peygamberlerdir, sonra derecelerine göre (veliler ve salihler) gelir. Kişi dinine göre belâ ve imtihanlara maruz kalır. Eğer salâbet-i diniyesi varsa, belâsı daha da artar. Fakat dininde gevşek yaşıyorsa ona göre musibetlerle karşılaşır. Kişiye belâlar gelir gelir de artık onun üzerinde hiçbir günah kalmaz.” buyruluyor. Bu hadisi açıklar mısınız?
Bu hadisin farklı lafızlarla değişik rivayetleri söz konusu. Ancak bu farklı rivayetler arasında mânâ bakımından bir fark olduğu söylenemez. Hadislerde bahsedilen ilmiyle amel eden âlim ve salih ise velidir. Veliler bu yönüyle peygamberlerin vârisleridirler. Allah Resûlü’nden (sallâllahu aleyhi vesellem) sonra peygamber olmayacağına/gelmeyeceğine göre, bu ümmet içinde en çok belâ herhâlde Hak dostlarına gelecektir. Zaten gelmiş ve geliyor da. Bu durum kıyamete kadar da böyle devam edecektir.
Belânın Allah dostlarıyla münasebetini anlamada bazı zorluklar yaşanabilir; hatta tam anlaşılamadığı da söylenebilir. Anlaşılamamanın önemli sebeplerinden biri, bizim zâhiren BELÂ VE MUSİBETLERİ HIRPALAYICI VE EZİCİ GÖRMEMİZDEN kaynaklanmaktadır. Haddizatında belânın mânâsında bir YETİŞTİRME ve OLGUNLAŞTIRMA da vardır. Belâ ve musibetler bahar fırtınaları gibidirler; bunlar insanda bir kısım istidatları inkişaf ettirirler. Hatta bir insan belâlarla pişmemişse, kendisinde her zaman bir kısım hamlıklar görülebilir. Bu da onun Rabbiyle münasebetlerinde zayıf olmasını netice verir.
Binaenaleyh çok büyük bir davanın hamelesi (taşıyıcıları) çok kritik bir anda bozgunculuk yapıp bırakmasınlar diye musibetlerle olgunlaştırılmaları adına Allah onların başlarına dolu gibi BELÂ YAĞDIRABİLİR. Sanki başlangıçta, bir kısım zayıf ve mukavemetsiz kimseler önemli bir hizmetin altına girmesinler diye, Allah ilkleri çok sıkı imtihana tâbi tutmuştur. Yarın çok ciddî bir mücadele olduğunda veya çoluk çocuğun hayatı tehlikeye düştüğünde, işi bırakıp dönecek kimseler, daha baştan işin içine girmesinler diye CENÂB-I HAK ELLİ DEFA ONLARI KALBURA KOR VE ELLİ DEFA ELER. BÖYLECE HASI-HAMI BİRBİRİNDEN AYIRIR.
Tarih boyunca bu böyle olmuştur. Bir yere bir peygamber gittiği zaman Cenâb-ı Hak oraya çok ciddî belâlar göndermiş ve daha işin başında liyakatsiz ham ruhlar ve olgunlaşamamış kimselerin onun blokajına yerleşmelerine meydan vermemiştir.
Saadet Asrı açısından bakacak olursak, Mekke’de çile ve ızdırap çekilmiş, daha sonra Medine’ye gidilmiş; ancak orada da bir humma hastalığı bu insanları kıskıvrak yakalamış ve hırpalamıştır. Hz. Ebû Bekir, Hz. Bilal rahatsız olduğu gibi belli ölçüde Efendimiz de bundan rahatsız olmuşlardır. Ancak onlar Medine’ye küsüp ayrılmamış; sebat edip kalmışlardır. Bu sayede, ileride İslâm adına omuzlayacakları ağır davaya tahammül edebilecek insanlar da belli olmuştur.
Musibetlerin hikmetleri, Kur’ân’da pek çok yerde anlatılır. Konuyla alâkalı bir âyette şöyle buyrulur: “Allah, sizin içinizden cihad edenlerle sabır gösterenleri ayırt edip meydana çıkarmadan, kolayca Cennet’e girivereceğinizi mi zannettiniz?” (Âl-i İmrân sûresi, 3/142.)
Bir başka yerde “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?.. evet onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara dûçâr oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler: ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara sûresi, 2/214.) ifadeleriyle bu durum dile getirilirken, bir diğer yerde de “Biz mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz. Sen sabredenleri müjdele!” buyrulur. (Bakara sûresi, 2/155)
Rivayet çok mevsuk olmamakla beraber bu son âyetteki durumu anlatan Hz. Eyyub’un (aleyhisselâm) başına gelenler çok dikkat çekicidir. Onun bütün malı harap olup gitmiş, çocukları vefat etmiş, her şeyi heba olmuş; işte bu esnada şeytan “Fırsat bu fırsattır.” deyip ona yaklaşmış ve kulağına olup bitenleri fısıldayıvermişti. Ancak o sabır kahramanı, “Baştan veren sonra da geri alan Allah’a şükürler olsun.” demiş ve musibetin mü’min hayatındaki önemli yerini işaretlemişti. Onun başka musibetler karşısında da yaklaşımı aynı olmuştu.
Belki kimileri belâları görünce korkup durdukları yerden ayrılacak ve arkadaşlarını yalnız bırakacaklar, kimileri serveti heba olduğundan dolayı, kimileri de daha küçük endişelerle yer değiştirecek, kimileri de hırslarla, kaprislerle olmaları gerekli yerden ayrılacaklardır. Evet, Allah, işte böyle imtihan edecek ki, temelinde hasların bulunması gerekli olan bir davada hamlar elenip gitsin. Zira böyleleri her zaman kritik bir noktada bozgunculuk çıkarabilirler. Bu açıdan büyük davaları temsil eden yüce kametler hep ızdıraplara maruz kalmış; Allah, onları elli defa potaya koymuş, elli defa kalıptan kalıba sokmuştur. Ve neticede öyle bir noktaya gelinmiştir ki, artık onlar erimenin ve yanmanın had safhasına ulaşmış, ateşler, korlar gibi olmuşlardır; böyle bir kıvama erince de ateşin, belâ ve musibetlerin onlara yapacağı bir şey yoktur.
Meselenin bir başka yönü ise, bu türlü belâ ve musibetlerin kazandırdıklarıdır. Bu büyük zatlar, belki dünyada bazı belâlar çekiyorlar, ama bunun yanında sürekli dereceleri yükseliyor ve Allah’a kurbiyet kazanıyorlar. Bu sebeptendir ki, dinde belâ ve musibetler menfî ibadet olarak değerlendirilmiştir. Öyle ki, bunlar, insana ibadet ü taatin kazandırdıklarından çok farklı şeyler kazandırmaktadırlar.
İbadet, müsbet kısmı itibarıyla insanların gözüne takılabilir ve onları görüp beğenebilirler. Bu durumda da insan, niyetini tam ayarlayamayabilir. Dolayısıyla kıldığımız namazın içine riya girebilir. Diğer ibadetlerde de çok defa aynı duygular yaşanabilir. Ancak insanın bedenî ve malî ızdırapları, bedenî ızdırapları gibi pek bilinmeyen ve hükmen ibadet olan bu “menfî ibadet” kısmında riya söz konusu olamaz. Ayrıca bazı günahlar vardır ki, onlara ancak aile efradının rızkını temin etme yolunda insanın çektiği sıkıntılar keffaret olur.
Bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz ibadetlere karışan gösteriş ve riya duygusunu ele alır ve şöyle buyurur: Kıyamet günü ilk hesaba çağrılacak üç grup insan vardır: Kur’ân’ı ezberleyen, cihad ederken şehit edilen ve Allah’ın kendisine bol mal verdiği zengin. Allah cihad için savaşa çıkanı hesaba çeker ve ona: “Niçin cihad ettin?” der. “Senin rızan için.” cevabını verince de “Yalan söyledin.” buyurur Allah. Zira o bunu kendisine “cesaretli, şeci insan” desinler diye yapmıştır. Ve karşılığını da dünyada almıştır.
Binaenaleyh, yüce bir dava uğrunda, mücadele ve mücahede edecek kimselerin, öncelikle safileşmesi, durulması ve verdiği musibetlerle günahlarının gitmesi için Cenâb-ı Hak onları imtihan ediyor, belâya maruz bırakıyor, mürâîleri ve riyakârları, bu saf ve duru topluluktan ayırmak için onları tekrar ber tekrar eliyor; eliyor çünkü, insanın namazına, cihadına ve orucuna, dahası her şeyine riya girebilir, ancak belâ ve musibete riya girmez.
Evet, dinde insanın başına gelen musibetler menfî ibadet şeklinde yorumlanmıştır. Dolayısıyla bunlara riya girmez. Bunlar, insanın ibadet yaptığının farkına varmadan ona sevap kazandıran türden şeylerdir. İnsanın ayağına batan bir diken bile onun günahlarının dökülmesine vesile oluyorsa – ki, Efendimiz hadislerinde bunun böyle olduğunu söylüyor– ciddî sıkıntılara maruz kalması da onu bütün bütün temizler, paklar; paklar da bunun içine de hiç riya girmez.
Allah (celle celâluhu), içinde riyanın ve gösterişin bulunmadığı menfî ibadet dediğimiz hususlarla kendi salih kullarını serfiraz kılıyor. Bunlarla enbiyâ-i izâmı, evliyâ-ı izâmı ve ulemâ-i kiramı safileştiriyor, kurb-u huzuruna almaya layık hâle getiriyor. İşte bu, Cenâb-ı Hakk’ın değişmeyen kanunudur; dün böyle olduğu gibi, bugün ve yarın da böyle olacaktır.
Bundan başka, her belâ ve musibetin ahiret hesabına kazandırdığı öyle şeyler vardır ki, bunlar ancak oraya gidildiği zaman anlaşılacaktır. Hz. Cabir’in babası Abdullah İbn Amr, Uhud’da şehit olmuştu. İbn Abbas’ın rivayet ettiği bir hadiste Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), o ve onunla beraber şehit olanların durumunu anlattı ve:
“Uhud’da şehit olan kardeşleriniz var ya! Allah, onların ruhlarını yeşil kuşların içine koydu. Bunlar Cennet’in nehirlerine giden, Cennet meyvelerinden yiyen ve Arş’ın gölgesine asılmış altından kandillere girip istirahat eden kuşlardır. Şehitler böylece güzel güzel yiyip içip dinlenince şöyle dediler: Kardeşlerimize bizden kim haber götürecek ve bildirecek ki bizler şu anda Cennet’te diriyiz ve Rabbimiz bize bol bol rızık veriyor. Bu haber gitmeli ki onlar Cennet’e karşı isteksiz olmasınlar ve harplerde korkak davranmasınlar!”
Allah Teâlâ onlara cevaben: “Sizin haberinizi ben duyuracağım.” buyurdu. Bu durumu anlatan şu âyet nazil oldu: “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme! Bilakis onlar hayatta olup, Rabbileri nezdinde yaşarlar ve rızıklanırlar. Allah’ın lütfundan ihsan ettiği nimetlere kavuşmaktan dolayı sevinç içindedirler. Arkalarından henüz kendilerine kavuşmayan müstakbel şehitlere, “kendilerine hiçbir korku olmayacağına ve üzüntü hissetmeyeceklerine” dair de müjde vermek isterler.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/169-170).
Şehitler, kılıçlar altında parçalanmaktan öyle bir zevk ve lezzet duyuyorlardı ki, onu ancak oraya gidince anlıyorlardı. Aradan seneler geçtikten sonra Abdullah b. Amr’ın kabrini açtıklarında, oğlu Hz. Cabir babası için, “Hiçbir hâlini yadırgamadım; toprakta dipdiriydi ve sanki o an ölmüş gibiydi.” der.
Biz dünyada bir kısım eza ve cefa gören kimselerin hâline üzülürüz. Meselâ, “Seyyidina Hz. Hamza’yı Uhud’da parça parça ettiler.” deriz. Şayet o, sinesine saplanan mızrak sayesinde kanatlanmış göklerde uçar hâle gelmişse, bu durumda hâline acınacak biri varsa, o da biziz demektir. Cenâb-ı Hak ona çok büyük lütuflarda bulundu. Âdeta o, sinesine saplanan o mızrakla, dünyadan Cennet’e gidiyor ve Cennet’in zevklerini iliklerine kadar duyuyordu. Ama biz yine de onun şehadetine üzülürüz. İhtimal şimdi o, çok azizdir ve belki de bizim hâlimize acıyordur.
Ayrıca bu musibetlerin öyle uhrevî bir haz ve lezzeti var ki, hiçbir şeyle mukayese edilemez. Bunu ifade için Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki, ashab-ı musibet ahirete gittikleri zaman daha fazla musibete uğramış olmalarını arzu sadedinde, dünyada etlerinin makaslarla doğranmasını arzu edecek ve “Keşke parça parça doğransaydık da öyle gelseydik.” diyeceklerdir.
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, musibetlere maruz kalma, insanın uhrevî yapısının, uhrevî haz ve lezzetlerinin kâmil-i mükemmel olması için âdeta bir yol ve Allah böyle bir lütfu enbiyâ, evliyâ ve o çizgide yol alanlara lütfediyor.
Prizma-7 Zihin Harmanı
***
İNSANIN DÜNYAYA GELİŞ GAYESİ İMTİHANDIR. O sık sık ELENECEK, KALBURDAN GEÇİRİLECEK ve saf ruhlar saf olmayanlardan ayrılacak; elmaslar kömürden tefrik edilecek ve şeytan yapılı insanlarla melek yapılı insanlar ortaya çıkacak ve böylece dünyanın kuruluş gayesi tahakkuk etmiş olacaktır. Eğer böyle bir imtihan olmasaydı, elmas ruhlu Ebû Bekir, kömür ruhlu Ebû Cehil’den ayrılmaz ve herkes aynı seviyede kalır giderdi. Evet, eğer böyle bir imtihan olmasaydı, mahiyet-i Ahmediye’deki hakikat, hiçbir zaman parlamaz, ortaya çıkmaz, incilâ etmez ve göz kamaştırıcı bir güneş hâline gelmezdi...
Allah Resûlü insanları ele alırken onları madenlere benzetmiştir. Cahiliyede hayırlı olan, Müslümanlıkta da hayırlıdır; elverir ki dinin ruhunu kavramış olsun. İslâm insanları alıp belli bir süre belli potalarda eritip şekillendirir. Sonra da onları ruhlarıyla bütünleştirerek özlerine ulaştırır, yani esasen mahiyetlerinde mevcut olan Hakk’a (celle celâluhu) aynadarlık hususiyetini kuvveden fiile çıkarır. Ama madenlerin asıl yapıları her zaman hususiyetlerini korur.. altın yine altın, gümüş yine gümüş ve bakır yine bakır olarak kalır.. fark, hepsinin som ve sâfi hâle gelmiş olmasındadır. İMTİHANLAR, İNSANIN ASLÎ MADENİNE GİRMİŞ BULUNAN YABANCI UNSUR VE TORTULARDAN ONU TEMİZLER VE HER İNSANI KENDİ İSTİDADININ ZİRVE NOKTASINA ÇIKARIR.
Asrın Getirdiği Tereddütler- 4
***
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir belâ veya musibete mâruz kaldığında hemen abdest alır ve namaza dururdu. “Sabır ve namazla Allah’tan (celle celâluhu) yardım isteyin.” âyeti bize bu hakikati anlatıyor. Musibet sizi çepeçevre sardığı ve ufkunuzu kararttığı zaman bu girdaptan çıkmanın ve kurtulmanın yolu sabır ve namazdır. Evvelâ dişini sıkarak sabredeceksin; sonra da kullukta ısrar ederek, Rabbinin dergâhına yüz süreceksin.
İhtimal ki, Cenâb-ı Hak (celle celâluhu) bu imtihanlarla, bizim sabır, tahammül, vefa ve sadakatimizi ortaya çıkarmakta, böylece hem kendi lütuflarını hem de bizim gerçek değerlerimizi ihtar etmek istemektedir. Evet O, sabır ve sadakatinizi, geçirdiğiniz imtihanlar karşısında gösterdiğiniz tavır mezurasıyla ölçecek ve kendinizi kendinize tanıttıracaktır. Ta ki, kimsenin Allah’a (celle celâluhu) karşı bir delili kalmasın. Belki de kul böyle bir ölçü ve tartı ile kendini deneyip ölçtükten sonra şu itiraflarda bulunacaktır:
Yâ Rabbi, meğer ben ne dönek insanmışım. Sen beni bir kere imtihan ettin, kapıyı yüzüme bir kere kapadın, dümenimi bir kere bozdun, ben de “Artık bu iş olmaz!” dedim, ayrılıp gittim. Oysaki bu bozgun, hiç durmadan tekerrür edip dursaydı, bana düşen vazife, yerimde sebat etmek ve Senin düşmanlarınla yaka paça olmaktı. Sen belki, yüzlerce defa benim ordumu bozguna uğratacaktın; ama ben hep “Seni, Seni!” diyecektim. Sen evimi başıma yıkacak, evlât ve mal acısıyla yüreğimi yakacaktın; ben hiç tavır değiştirmeden “Seni, Seni!” diyecektim. Sen tepeden tırnağa vücuduma hastalıklar salacaktın, ben de dayanamayarak inim inim inleyecektim; ama biraz derman bulunca ve iki kelime konuşma fırsatı yakalayınca yine “Seni, Seni!” diyecek ve hep Seni isteyecektim. Bunları demem gerekirken, diyemedim, sarsıldım, döndüm ve ayrılıp gittim. Meğer ben ne dönek biriymişim..!
Kul, hak ve istikamet üzerinde olduğu demlerde de imtihan olur. Birçok hadisin beyanıyla, Allah (celle celâluhu) kulunu imtihan eder, başına çeşitli belâ ve musibetler yağdırır, ta ki kul, Rabbi’nin huzuruna tertemiz gidebilsin ve Cennet yamaçlarında huzur ve itminanla tenezzühten tenezzühe koşsun dursun...
Evet, bizler de birçok defa ELENECEK, KALBURLARA KONACAK, ELEKLERDEN GEÇİRİLECEK VE İMTİHAN OLACAĞIZ. Böylece, HAS HAMDAN, KÖMÜR DE ELMASTAN AYRILMIŞ OLACAK. Bilhassa günümüzde böyle bir imtihana ZARURET vardır. Zira ileride muhtemel dönekliklerin önünü almak ancak bugün görülüp geçirilen imtihanlarla mümkün olabilecektir. Onun için, ilâhî davayı omuzlamaya, taşımaya namzet olanlar arasında imtihan çok önemli bir faktördür; bunu da bizzat Cenâb-ı Hak (celle celâluhu) yapmaktadır ve yapacaktır. Bize düşen, sadakatle bu kapıdan ayrılmamaktır.
Asrın Getirdiği Tereddütler- 4
***
Hasım dünyanın tarih boyunca sergilediği tavır, aynı üslûpla günümüzde de sergileniyor ve gelecekte de sergilenmesi mukadderse ve onlar bu tavırlarını şiddet kullanmaya kadar götüreceklerse, Kur’ân’ın hadimleri de maruz kalacakları sıkıntılara karşı, önceden sabır ve mülayemetle hazırlıklı olmak zorundadırlar. Gelecek hakkında teminat almış değiliz; her şey fevkalâde iyi de olabilir; çok şiddetli fırtınalar da esebilir. Ve şayet fırtınalar esecekse, işte o zaman sabr u sebatı kuvvetli olanlar, azmi, cehdi, gayreti, ikdamı tam ve meseleyi bir imtihan sırrı şuuruyla ele alanlar o fırtınanın şiddet ve tazyikine göğüs gerebilecek ve yarınlara yürüyebileceklerdir. Kim bilir, belki de ŞARTLAR BU ÇIĞIRI İLK AÇAN ÇİLEKEŞLERİN DÖNEMİNDEKİNDEN DAHA AĞIR da olabilir; olabilir de, bu yola gönül verenler “Keşke ölseydim de bu günleri görmeseydim!” diyebilirler. Yine, kim bilir, belki o gün yerin altı üstünden daha fazla arzu edilir hâle gelebilir; dolayısıyla da, şimdilerde böyle bir imtihan sırrını gözardı edenler elenip giderler.
O gün kimileri korkuyla elenecek, kimileri ikbal hırsına kendini kaptırdığından dolayı elenecek, kimileri şöhret marazıyla elenip gidecek.. bencillikten dolayı elenenler olacak. Bu işe ilk başladığı dönemdeki ihlâs ve samimiyetini koruyamadığından dolayı elenenler çıkacak; çıkacak, zira şimdiye kadar ne enbiyâ-ı izâm, ne evliyâ-i fihâm, ne asfiyâ-i kiram, ne müctehidîn-i izâm, ne müceddidîn-i kiram hiçbirisi böyle tekdüze yürüyerek hedefe varamamıştır.. varamamış ve DEFAATLE İMTİHANA TÂBİ TUTULMUŞ, KAÇ DEFA ELENMİŞ VE NEDEN SONRA GİDİP HEDEFE ULAŞMIŞTIR. Tekrar arz edeyim ki bu iş, elli defa imtihan vermiş, elli defa Allah’a karşı vefa ve sadakatini ispat etmiş insanların işidir.
Bu baştan böyle kabul edilmeli ve sonradan “Ne oluyor?” denmemeli. Zira bu ifade, Allah’ın takdirini tenkide açık, kazaya razı olmayan insanların ve daha doğrusu KÂFİRCE düşüncenin ifadesidir. Son asrın müceddidi, gelecek olan tazyik hususundaki endişesini ifade ederken “Dilerim Cenâb-ı Hak bize pahalıya satmasın.” der. Ne var ki, böyle bir şeye malik olmak için mal da verilir, menal de verilir. Bu iş her kişinin işi değil, ER kişinin işidir. Bu iş, hiç başı, dişi ağrımayan hazırcıların omuzlayacağı kadar hafif bir iş de değildir. Kim bilir belki gelecekte, YIĞIN YIĞIN SIKINTILAR ÜSTÜMÜZE TIPKI KARABASAN GİBİ ÇÖKECEK VE DEFAATLE SARSILACAĞIZ. Belki ilk etapta onun şokunu yaşayacak ve belli bir süre mânâsını anlayamama şaşkınlığı içinde kalacağız. Ancak daha sonra Cenâb-ı Hakk’ın icraatını esmâ veya sıfât dairesinden hayranlıkla temâşâ ediyor gibi seyredecek ve zevkten zevke ererek, kendimizden geçeceğiz.
Bazı ahvalde fertlerin birbirlerine sıkıca kenetlenmeleri onların kayıp düşmelerini önlediği gibi, geleceğin mutlu dünyasını imar etmeye azmeden ve yüce bir mefkûreye gönül verenlerin de hak ve hakikat etrafında kenetlenip ihtilaflara girmemeleri kaydırıcı, düşürücü sebeplere karşı öyle bir teminattır. Bunun içindir ki, her fert hakperest ve salih kullarla irtibatını mutlaka devam ettirmeli ve kardeşleriyle, sırf hak ve hakikat düşüncesiyle bütünleşmelidir.
Prizma -2
***
Neron’ların gayz ve tuğyanını, ruhanîlerin sessiz infiâlini ezenlerin “hayhuy”unu, ezilenlerin “âh u efgân”ını mutlak bir kısım sırlara gebe, kaderî bir cilve deyip hayret ve teslimiyetle seyrediyorum.
Düşlere sığmayan bir yüce davayı, o uğurda her şeyini fedaya azmetmiş tâli’lileri, geleceğin kutlu rüyalarıyla gerilip gerilip kendinden geçenleri; sonra da “Uhud”a varmadan ters yüz olup geriye dönenleri, daha deneme imtihanında elenip gidenleri ve yıldız avlamak için yelken açtığı göklerin derinliklerinden zıpkının ucunda bir ateş böceği ile geriye dönenleri üzüntü ve şaşkınlıkla seyrediyorum.
İnsan ruhunun yüceliğini, ondaki “ebediyet” fikri ve ebedî güzellikler arzusunu, sonra da bu yüce ruhun bir kısım bedenî istekler karşısında “pes” edişini, üç adım ötede kendine tebessüm eden sonsuzun güzelliklerini göremeyerek cismaniyetin altında kalıp ezilişini ızdırapla seyrediyorum.
Rahmeti Sonsuz’un, cahile-görgüsüze, zalime-gaddara, mülhide-mütecavize mehil üstüne mehil verişindeki sabır ve hilmini hâdiselerin çehresinde; ZULÜM VE TECAVÜZLERİYLE “GAYRETULLAH” SINIRLARINI ZORLAYANLARIN DERDEST EDİLİP AMAN VERİLMEYECEĞİNİ de, O’nun değişmeyen ÂDETİNİN simasında “inanç ve ürpertiler”le seyrediyorum.
Gözlerimde buğu buğu hayret, gönlümde ümit ve burkuntu, olup bitenleri tablo tablo seyrediyorum.
Hayret Kuşağı Mayıs 1987 YCD
***
Belâ, mükellefiyetin ağırlığı ve mâsiyetin baskısı, potansiyel birer RAHMET olduğu gibi, bunlar karşısında gerekli tavrı almak da bu rahmetin özü sayılabilir. BU ÖZÜN ÖZÜ VE ESASI DA, NE BU AĞIR YÜKTEN NE DE ONA KATLANMA KEYFİYETİNDEN KİMSENİN HABERDAR OLMAMASIDIR.. bu hususla alâkalı ne hoş söyler Fuzûlî:
Âşığım dersin belâ-i aşktan âh eyleme
Âh edip ağyârı âhından âgâh eyleme.!
Evet, insan, yerinde ocaklar gibi yanmalı ama, gam izhar etmemelidir. Yerinde dağların altında kalıp ezilmeli ama, kimseye dert dökmemelidir.
Bu ölçüler içindeki bir sabır mülâhazasını Hz. Mevlâna, Mesnevî’sinde şöyle özetler:
Bir buğdayın, insana gıda ve kuvvet, onun dizlerine derman, gözlerine nur ve yaşamasına esas olabilmesi için, onun, toprağın bağrına gömülmesi, toprakla mücadele ede ede filizlenip gelişmesi, sonra biçilip harmanda dövülmesi, samandan ayrılıp değirmende öğütülmesi, teknelerde yoğrulup hamur hâline getirilmesi, fırınlara atılıp ateşte pişirilmesi, sonra dişlerle bir kere daha parçalanıp mideye gönderilmesi şart ve zarurîdir.
Bunun gibi, insanın insanlığa yükselip bir işe yarar hâle gelmesi için de, onun çeşitli İMBİKLERDEN GEÇİRİLEREK DEFAATLE ELENMESİ, ELENİP ÖZÜNÜ BULMASI ELZEMDİR. Yoksa, insanî kabiliyetlerle mücehhez olduğu halde, hedefe ulaşamayıp yollarda kalabilir.
بَنْدَه هَمَانْ بهْ كِه بَلَاكَشْ بُوَدْ عُودْ هَمَانْ بهْ كِه دَرْ اٰتَشْ بُوَدْ
“Kul, belâ çekici olunca; öd ağacı da, yanıcı olunca iyi olur.” (Mecmûatü’l-meârif) demişlerdir ki gayet latîftir.!
Her çeşidiyle SABIR KULLUKTA BİR ZİRVEDİR. Bu zirvenin zirvesi de rızadır.. ve zannediyorum Allah katında rıza mertebesinden daha yüksek bir pâye de yoktur.
KZT-1 Sabır Haziran, 1994
***
Hizmet ömrü, birkaç seneden ibaret olanlar vardır. Bu faaliyetler –Allah’ın tevfik ve inayetiyle– ihlâs ve Allah’ı hoşnut etme esasları üzerine planlanmıştır. Bu itibarla da bu yolda samimiyet VE İHLÂSLA YÜRÜYEMEYENLER DÖKÜLECEKLERDİR. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine-i Münevvere için “Medine, tıpkı bir körüğün cürufu ayırması gibi insanların kötüsünü iyisinden ayırır.” ifadelerini kullanmaktadır. Medine’nin hususiyeti mahfuz, konu umumîdir; günümüzde de imana ve Kur’ân’a hizmet eden kimseler arasında ihlâsını koruyamayanlar zamanla elenecek ve döküleceklerdir ve bunu değiştirmeye de kimsenin gücü yetmeyecektir. Ancak niyazımız odur ki, Rabbimiz, bir adımlık dahi olsa imana ve Kur’ân’a hizmet edenlerin ayağını kaydırmasın ve onları her zaman muhafaza buyursun!
Cenâb-ı Hak, her büyük davanın, temellerinin atıldığı dönemlerde HAM RUHLARIN ELENMESİ İÇİN O DAVA MÜNTESİPLERİNİ DEĞİŞİK İMTİHANLARA MARUZ BIRAKIR. Çünkü TEMELDE ELENMEYEN HAM RUHLARIN, DAHA SONRA MEYDANA GELEBİLECEK ÇETİN İMTİHANLAR KARŞISINDA ELENMELERİ SÖZ KONUSU OLACAKTIR ki, bu da tam felaket demektir. Bu sebeple işin bünyesine esas teşkil edecek insanların, dönmeyenlerden olması için bir kısım elenmelerin olması zarurîdir. Bediüzzaman’ın, etrafındakilere eleneceklerini, hasların hamlardan ayrılacağını söylemesini hatırlatmakta da yarar var.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) zamanında da bu tür elenmeler olmuştur. Meselâ Ureyne kabilesinden bir grup insan Medine’ye gelip bir tür mide rahatsızlığından dolayı hasta olduklarını söyleyip şifası için Efendimiz’den yardım etmesini istemişler; Allah Resûlü de, “Sadaka develeri var. Gidin, onların sütlerinden için.” demişti. Onlar da Efendimiz’in işaret buyurduğu yere gidip dediklerini yerine getirip şifa bulmuşlar; ama ardından da develerin çobanlarına türlü türlü işkenceler yapmış, hatta gözlerini çıkarıp öldürmüş sonra da çekip gitmişlerdi.
Bu haberi alan Allah Resûlü hemen bunları kısa bir süre içinde yakalatmış, “kısas” uygulatmış ve bunun üzerine “Medine, tıpkı bir körüğün cürufu ayırması gibi insanların kötüsünü iyisinden ayırır.” buyurmuşlardı. Medine tıpkı bir körük gibidir. Nasıl ki, körük, kömür ve demirin isini pasını silip temizler, aynen onun gibi Medine de pis ruhlu insanları temizleyip bünyesinden atıverir. MEDİNE MİSAL AYNI MİSYONU TAŞIYAN ŞEHİR VE TOPLUMLARIN DA AYNI HUSUSİYETLERE SAHİP OLMASI HER ZAMAN MÜMKÜNDÜR. (örnek: Hizmetimiz)
Elenenlere örnek olması açısından Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) inanmış, O’nun yanında bulunmuş Reccâl isimli şahsı da hatırlatalım; bu şahıs, daha sonraki yıllarda Yemame’de yalancı peygamber Müseylimetü’l-Kezzab’ın saflarında mürtet olarak öldürülmüştür. Bu misalleri çoğaltmak mümkündür.
Evet, bunun gibi her dönemde ELENEN pek çok insan olmuştur. Bugün olduğu gibi yarın da olmaya devam edecektir. Bu hususta kimsenin teminatı yoktur. (Allah bizi muhafaza buyursun!) Bu mevzuda “Ön saflarda koşuyoruz.” türünden düşüncelere kapılmamak gerekir. Böyle bir düşünce yerine, “Birer nefer olarak bu işe intisap ettik. Gelecekte yeşerecek bir bahçeyi suluyoruz.” demeli ve “Rabbim, sağlam ellere teslim edeceğimiz ana kadar bizi takatimizin fevkinde imtihanlara tâbi tutmasın!” dileğinde bulunmalıyız.
Şimdi meselenin esasına gelelim. Bu tür hareketlerde şevk ve gayretin kaybedilip yerini birtakım ferdî ve içtimaî arızalara bırakması çok sık karşılaşılan bir durumdur. Bu durum, insanın içine âdeta bir tortu gibi oturmakta ve zayıfların ümitlerini kırmaktadır. Bunun önüne geçebilmek için şu esaslara dikkat etmek gerekir:
Her şeyden evvel, buraya kadar arz edilen meseleleri nazar-ı itibara alarak, imana ve Kur’ân’a hizmet yolunda ASLA ÜMİTSİZLİĞE DÜŞÜLMEMELİDİR. İnanan bir insan, tek başına da kalsa: “ALLAH BENİMLE BERABER OLDUKTAN SONRA, O’NUN TEVFİKİYLE HER İŞİN ÜSTESİNDEN GELİRİM.” duygu ve düşüncesi içinde olmalıdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim Hz. İbrahim’e “Tek başına bir ümmetti.” demektedir.
Prizma- 7 Zihin Harmanı
***
Hz. Musa, kendisinden Tevrat’ı dinleyen, yıllarca arkasından koşan bazı kimselerin, zamanla geriye dönüp dağıldıklarını, dünyevî şeyler karşısında çözüldüklerini görür ve bu manzara karşısında üzülür; üzülür zira peygamberliğine inanan bazı kimseler onu terk edip yürüdükleri yoldan geriye dönmektedirler. Hz. Musa inkisar içinde ve bu işin hikmetini öğrenme sadedinde Cenâb-ı Hakk’a şöyle bir soru sorar: “Yâ Rabbi! Nasıl oluyor da bir insan Seni bilip öğrendikten sonra geriye dönebiliyor..?” Bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona şöyle buyurur: “Yâ Musa! Onlar gerçekten Beni bilenler değil, gelirken yoldan dönenlerdir.”
Evet, her dönemde bu şekilde YOLLARDA DÖKÜLÜP KALAN pek çok insan olmuştur. Bunlar, tama, makam-mansıp sevdası, korku, tenperverlik, kalb ve ruhu maddiyata kaptırma gibi mülâhazalarla yolda takılıp kalmış ve gerisin geriye dönmüşlerdir. Bu sayılan hususlar, her devrin insanı gibi günümüzün hizmet insanları için de söz konusudur.
Asrın Getirdiği Tereddütler- 4
***
Hudeybiye’de varılan anlaşmaya göre her iki taraf on sene birbirine harp ilân etmeyecekti. Bu kadar uzun bir süre Müslümanların dinlerini yayma çalışmaları için çok büyük bir fırsat demekti. Nitekim bu zaman zarfında yapılan tebliğlerle, kabileler akın akın İslâm’a girdiler. Bu yönüyle de Hudeybiye bir fetih oldu.
HÂDİSELERİN MELEKÛT CİHETİNİ, meselenin tatlı yüzünü gösteren bir başka misal de Hz. Yusuf’dan (aleyhisselâm): Mısır’a aziz olmak için, evvelâ KUYUYA ATILMAK, sonra KÖLE GİBİ SATILMAK, ardından ZİNDANA TIKILMAK gerekiyormuş. Hz. Yusuf (aleyhisselâm) da bunların hepsini görmüş ve çekmişti. O bütün bu imtihanları bir nebiye yakışır şekilde başarıyla atlatmıştı. Zâhiren zor ve çetin görünen bu hâdiselerin verâsında, bütün milletin kaderine hâkim olma gibi bir pâye vardı ve o bunlara erişti.
Allah Resûlü de MİRACA BÖYLE SIKINTILI BİR ANDA ÇIKMIŞTI. Hâdiseler hep aleyhindeydi. Müslümanlar muhasara altına alınmışlardı. Kendisini en çok destekleyen iki insan vefat etmişti. Artık Hz. Hatice ve Ebû Talib cismanî hayatta Allah Resûlü’nün yanında olmayacaklardı. Taif’e gitmiş fakat kabul görmemişti.
İşte tam bu esnada Allah Resûlü’ne gökten bir davet geldi. Derken imkân ve vücub arası bir makama erdi. Evet, bir yere ulaştı ki, orada Cibril sadece O’nu seyretmekle yetindi. Çünkü parmak ucu kadar dahi ilerlemesi mümkün değildi.
Hz. Musa’nın (aleyhisselâm) ÇİLESİ daha doğar doğmaz başlamıştı. Bir sepete konulup nehre bırakılmıştı. Sonra Allah (celle celâluhu) onu, hem kendisine hem de Musa’ya en büyük düşman olan Firavun’un sarayına yerleştiriyordu. Bir Kıptiye vurduğu öldürücü bir tokat yüzünden senelerce SÜRGÜN hayatı yaşadı. Zira İsrailoğulları gibi bir kavmi melekleştirmek için, böyle bir HAZIRLIK SAFHASI geçirmesi gerekiyordu. Neticesi çok güzel ve hayırlı olan böyle düzine düzine hâdiseler zincirinin VARSIN BAŞLANGICI ZÂHİREN KERİH GÖRÜLECEK ŞEYLERLE DOLU OLSUN; Allah, bütün bu hâdiselerde MUTLAK HAYIRLAR yaratıyordu.
Hz. Mesih (aleyhisselâm) göğe nasıl yükseldi. Ortada onu asmak için hazırlanan bir çarmıh vardı. O, KORKUNÇ BİR TARASSUT ALTINDA SIKIŞIP KALMIŞTI. İşte o anda ona gökten bir el uzandı ve doğuşu mucize olan bu zâtın, dönüşü de mucize ile noktalandı.
Ümmet-i Muhammed için de durum farklı değildir. O DA GEÇMİŞ ÜMMETLERİN ÇEKTİKLERİNİ ÇEKECEK VE CENÂB-I HAK, DIŞA BAKAN YÖNÜYLE ZOR VE KERİH GİBİ GÖRÜNEN BU HÂDİSELERDEN BOL BOL HAYIRLAR YARATACAK VE ONA FEREÇLER, KURTULUŞLAR İHSAN EDECEKTİR.
İşte ilm-i ilâhîde her hâdise başlangıç ve neticeleriyle böyle sırdan bir yumaktır. Yani, Allah (celle celâluhu) hem Zâhir hem de Bâtın olması hasebiyle, hâdiselerin hem mülk hem de melekût cihetini bilmektedir. Ve kader de O’nun bu ilminin sırlı bir unvanı demektir. Bu keyfiyetiyle de kader Levh-i Mahfuz hakikatinin bir başka adıdır.
KADER
***
Kehf sûresinde anlatılan bir hâdise de, bağ ve bahçe sahibi iki kişinin durumudur. Mağara devrinden sonra böyle bir imtihan devresine işaret gibi görünen bu hâdise de çok mühimdir. Servet sahibi olmak, bağ ve bahçe edinmek, elbette bir suç ve günah değildir. Ancak bunlar, insanın gönlünü çeliyor ve yapılması gereken insanlık adına büyük ve mühim işlerin ihmal edilmesine sebebiyet veriyorsa o zaman mahzurludur. Bu kıssada iki arkadaştan biri bu imtihanı vermiş diğeri ise kaybetmiştir. Demek oluyor ki, ELENMELER her devrede devam etmektedir. Kimisi işin başında kaybederken, kimisi de işin ortasında veya sonunda kaybetmektedir. Buradan ipi göğüsleyinceye kadar (yani ruh bedenden ayrılıncaya kadar) insanın kazanmak veya kaybetmekle yüz yüze bulunduğunu çıkarabiliriz.
Âlemşümul kabul devresi ise Zülkarneyn’le anlatılmış olmaktadır. O devre, dünya muvazenesinde bir yer almak, sözü dinlenilir bir konumda bulunmak ve daima haksızlığın önünde bir set gibi durmak zamanıdır. Yol, usûlünce takip edilirse, Cenâb-ı Hakk’ın tevfik ve yardımıyla o hedefe de varılabilir.
ZÜLKARNEYN OLMA, EVVELÂ MAĞARADA ASHAB-I KEHF OLMAKTAN BAŞLAR. Bu arada safvetini koruyanlar, ledünniyata sımsıkı bağlı olanlar ve işin başındaki hasbîliklerini sonuna kadar götürenler, bence işte fütüvvet cemaati onlardır ve insanlığın mâkus tali’ini de onlar değiştirecektir. Bağa, bahçeye, mal ve servete takılıp kalanlar, yazlığına kışlık ve kışlığına yazlık eklemeye çalışanlar ve en kıymetli sermayeleri olan ömürlerini böyle lüzumsuz arzu ve isteklerin arkasında koşarak tüketenlerin ise Zülkarneyn olmaya hakları ve liyakatleri yoktur.
Prizma-7 Zihin Harmanı
***
Zinhar Duâdan Dûr Olmayın
Duâdan hiçbir zaman dûr olmayın. Yapamadığınızda “Biz bugün büyük bir işi ihmal ettik” diye mutlaka hayıflanın. Ben her gün iki şeyi duâlarımda zikrederim:
1. Şeytanî ruhların helâkini ki, o konuda şöyle derim: “Allah’ım Âlem-i İslâm’ı bölmek, parçalamak ve yutmak için plân yapanların plânlarını başlarına geçir. Senin ve dininin düşmanlarını kendileriyle meşgul et ve onları birbirlerine düşür.”
2. Müslümanların muhafazasına ki onun için de şöyle derim: “Allah’ım! İslâm’ı ve müslümanları güçlendir, koru.” Hatta isimlerini zikrederek şu şekilde duâ ettiğim de olur: “Allah’ım Bosna-Hersek, Abhazya, Karabağ, Orta Asya, Türkiye’deki... vs. kısaca bütün alemdeki müslümanları şerirlerin şerlerinden muhafaza eyle.”
Çünkü düşmanlarımızla aramızda kuvvet dengesi yoktur. Bundan dolayıdır ki esbab bil külliye sukut etmiş gibi duâ etmemiz gerekmektedir. Din adına ızdırap, büyük bir gayret istemediği halde büyük bir cihaddır. Biz de çevremizi, din adına bu ızdırapla mutlak şuurlandırmalıyız. Zira bu hususta ne kadar çok kalp titrerse Arş-ı Rahmette o kadar süratli kabul görür.
Fasıldan Fasıla-1
***
Nur-u Tevhid İçinde Sırr-ı Ehadiyet
Kavminin kendisinden yüz çevirmesi karşısında Seyyidina Hz. İbrahim ve ona inananların da Allah’a dayandıklarını görüyoruz. Onlar öncelikle, إِنَّا بُرَاٰۤءُ مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللهِ “Sizden ve Allah’ı bırakıp tapageldiğiniz şeylerden biz fersah fersah uzağız.” diyerek, kâfirlere karşı dimdik bir duruş sergilemiş ve âdeta bütün tehditlere meydan okumuşlardır. Aynı zamanda onlar, bu ifadeleriyle, Allah’tan başka tapılan şeylerin bir kıymet-i harbiyelerinin olmadığını, kendilerine atfedilen değeri hak etmediklerini ve herhangi bir teveccühe de asla lâyık olmadıklarını ilan etmişlerdir. Daha sonra ise çaresiz bir insan hâliyle nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin tecellisini seslendirmek suretiyle şöyle demişlerdir:
رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا وَاغْفِرْ لَنَا رَبَّنَۤا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
“Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh-u canımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız. Ey ulu Rabbimiz, bizi kâfirlerin imtihanına (baskı, zulüm ve işkencelerine) maruz bırakma, affet bizi; şüphesiz Sen Azîz ve Hakîm’sin.”
Kırık Testi-13 Mefkure Yolculuğu
***
Kuluçka Sabrı ve Vakt-i Merhun
Mü’minlerin dünyevî-uhrevî selâmeti, dinin i’lâsı gibi mevzularda da insan, ne Müsebbibü’l-Esbâb’dan gaflete düşecek ölçüde kendini esbaba bağlamalı; ne de sebepleri görmezlikten gelmek suretiyle belli bir vakit, belli bir takvime merhun meselelerde aceleci ve sabırsız davranmalıdır. Meselâ, bir toplumun kendi değerleriyle yeniden dirilişi gibi uzun soluklu bir işe niyet edilmiş ve o istikamette bir yatırımda bulunulmuşsa, o zaman, o yatırımın gerektirdiği tertibe, takvime saygılı olunması gerekir. Çünkü öyle meseleler vardır ki, yerine göre bir asra muhtaçtır, bir asra merhundur, bir asra ipotek edilmiştir. İşte böyle bir mesele karşısında –sünnetullah nokta-i nazarından– o ipoteğin kendi tabiî seyri dışında çözülemeyeceğinin asla hatırdan çıkarılmaması gerekir. Evet, böyle bir yatırım için, “Niye hemen olmuyor, niçin toplum kendi değerleriyle hemen dirilmiyor?” deyip acele edilmemesi, yatırım yapıldıktan sonra da ZAMANIN ÇILDIRTICILIĞINA KARŞI SABREDİLMESİ ÇOK ÖNEMLİDİR. Düşünün ki, bir tavuk kuluçkaya yattığında, civcivlerin çıkma zamanını beklemeden, bir-iki gün öncesinden dahi olsa eğer o kuluçkalardan civciv elde etmeye kalkışırsanız, hepsini –Erzurumluların tabiriyle– cılk edersiniz. Cılk etmemek, sabırsızlık gösterip neticede hazin bir hüsran yaşamamak için o vakt-i merhuna saygılı olmanız gerekir ki, işte bu, esbaba riayet hassasiyeti demektir. Sebepler bütünüyle yerine getirildikten sonra ise artık Allah’a tevekkül edilmelidir. Çünkü onlar müessir-i hakikî olmadığından, Cenâb-ı Hak dilemedikçe, sırf sebeplere riayetle neticenin elde edilmesi mümkün değildir. Evet, netice Cenâb-ı Hakk’ın irade ve meşîetine bağlıdır; dilerse yaratır, dilerse yaratmaz.
O hâlde, kulluk ve mükellefiyet açısından asıl önemli olan, mebdede esbaba tevessülde kusur etmemek, ihmalde bulunmamaktır. Bir taraftan gayret ve cehd isteyen konularda geri durmamak, ahesterevlik etmemek, fakat diğer taraftan zamana vâbeste olan mevzuları çok iyi bir değerlendirmeye tâbi tutup, kolaycılık ve sabırsızlığa düşmemek gerekir. Hayata ait hiçbir sahada boşluk bırakmaksızın, her alanda mutlaka bir fikir cehdi ortaya koymalı; tek başımıza aklımızın yetmediği, sık sık fiyasko ve falso yaşadığımız meselelerde ise, müşterek akla ve kolektif şuura müracaat etmeli ve bu şekilde yanlışlıkları düzeltip eksik ve kusurlarımızı telafi yoluna gitmeliyiz. Kırılmalar karşısında ise asla sarsılmamalı ve “Bir hikmeti vardır!” deyip Allah’a güvenmeli, O’na sığınmalıyız. İşte Allah’a tevekkülle sebeplere riayet arasındaki muvazenede bütün bunların hepsini birden nazar-ı itibara alıp ona göre bir hareket tarzı belirlenmelidir.
Tabiî bu arada ihmal edilmemesi gereken önemli bir husus da, dua ve yakarışlarla sürekli Rabb-i Kerimimizin inayet ve rahmetini talep etmektir. Öyle ki bana, “Belli bir seviyede sorumluluk yüklenen şu insanlar her gün iki saat dua ediyorlar.” deseniz, ben “Niye dört saat değil ki?” derim. Ayrıca duada temadi ve süreklilik çok önemlidir. Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ، يَقُولُ: قَدْ دَعَوْتُ رَبِّى فَلَمْ يَسْتَجِبْ لِي “Sizden biri acele edip de ‘Dua ettim de Rabbim duamı kabul etmedi’ demedikçe onun duasına icabet edilir.” buyurmak suretiyle bu hususta bizi ikaz etmektedir. Evet, ısrarla ve ızdırarla duasına devam eden bir kimse, nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin tecellî ettiğini, ekstra lütuf ve ihsanlara mazhar kılındığını ve teveccühüne teveccühle mukabelede bulunulduğunu vicdanında duyup hissedebilir.
Kasvetli Bulutlar Her Tarafı Kapladığında
Havanın karardığı, her tarafı kapkaranlık bulutların sardığı dönemlerde hassas ve duyarlı ruhlar, hassasiyet ve duyarlılıkları ölçüsünde, ızdırapla inim inim inler, mesul bulunduğu insanlar için ciddi mânâda endişe duyabilirler. Nitekim Şefkat Peygamberi Efendimiz de Bedir savaşı öncesinde ümmeti için endişelenmiş ve dua dua Allah’a yalvarmıştır. Allah (celle celâluhu) cihada izin veren أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ بِأَنَّهُمْ ظُلِمُوا وَإِنَّ اللهَ عَلٰى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ “Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin de, karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye elbette kadîrdir.” âyet-i kerimesini inzal buyurmuş ve Resûl-i Ekrem Efendimiz’i Bedir’e sevk etmişti. Dikkat edildiğinde görüleceği üzere, âyetin sonunda Cenâb-ı Hakk’ın Efendimiz’e yardım etmeye kadîr olduğu vurgulandığı hâlde Allah Resûlü (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) ellerini açıyor ve dua dua üstüne öyle yalvarıyordu ki, ridası sırtından düşüyordu. Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh), İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ridasını tekrar omzuna koyuyor ama o yalvarış ve yakarışların neticesinde mübarek rida yine aşağı doğru süzülüyordu. Fahr-i Kâinat Efendimiz, o esnada ellerini açmış şöyle yalvarıyordu: اَللّٰهُمَّ أَنْجِزْ لِي مَا وَعَدْتَنِي، اَللّٰهُمَّ أٰتِنِي مَا وَعَدْتَنِي، اَللّٰهُمَّ إِنْ تُهْلِكْ هٰذِهِ الْعِصَابَةَ مِنْ أَهْلِ الْإِسْلَامِ لَا تُعْبَدُ فِي الْأَرْضِ “Allahım! Bana vaat ettiğin (zaferi) yerine getir! Allahım! Bana vaat ettiğin zaferi lütfeyle! Allahım, eğer şu bir avuç ehl-i İslâm’ın yok olmasına fırsat verirsen artık yeryüzünde Sana ibadet eden kalmayacak!” Bunun üzerine Hazreti Ebû Bekir Efendimiz, يَا نَبِيَّ اللهِ كَفَاكَ مُنَاشَدَتُكَ رَبَّكَ إِنَّهُ سَيُنْجِزُ لَكَ مَا وَعَدَكَ “Bu kadar yalvarış ve yakarış yeter ey Allah’ın Resûlü! Allah (celle celâluhu) sana olan vaadini mutlaka yerine getirecektir!” demişti. Rehber-i Ekmel Muktedâ-i Küll Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu tavrı, elbette ki, iman ve Kur’ân yolunda hizmet eden mü’minlerin örnek almaları gereken en mükemmel bir misaldir. Yani yapılması gerekli olan her şeyi yaptıktan, gerekli bütün tedbirleri aldıktan, başvurulması gereken bütün çözüm yollarına müracaatta bulunduktan sonra bir mefkûre insanı, ufukta hiçbir ışık kaynağı, hiçbir kapı aralığı görmediği esnada dahi ümitsizliğe asla kapılmamalı ve رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ “Ey Yüce Rabbimiz, yalnız Sana güvenip dayandık, Sana yöneldik ve sonunda da Senin huzuruna varacağız!” gibi dualarla Allah’ın (celle celâluhu) havl ve kuvvetine sığınmalıdır.
Yorumlar
Yorum Gönder