MÜZAKERE NOTLARI 4: ŞAFAK EMARELERİ MUVACEHESİNDE BİR MÜLAHAZA
Muhterem Hocamız Çağlayan Dergisinin Kasım 2018 sayısında “KENETLENSİN ELLER” başlığıyla bir şiir yayınladı. Bu şiirde Efendimiz’e (Sallallahu Aleyhi Vesellem) içini döküyor ve sahabi topluluğuna hasretini dile getiriyordu. Nazmında ve nesrinde “ikinci garipler” olarak anlattığı âhir zaman gariplerine karşı ise uhuvvet noktasında kalb kırıklığı vardı ki ELEMİM BENİ YERE SERİYOR diyordu. Sohbetlerde, nesirlerde şiirlerde çok şey anlattı, ama malesef bir kısım kimseler bu müdevvenatı takipten uzak düşünce patır patır dökülmeye başladı. Çağlayan Dergisinde Allah Resulü’ne hitab eden şiiri şöyle:
KENETLENSİN ELLER
O zaman nurdan bir hâlen vardı hepsi de yâr,
Hele o Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Haydar!..
İç içe yaşanıyordu adeta nevbahar,
Bu garip gönlüm şimdi hep o günleri arar.
O nur çağı hasretiyle gönüller eriyor,
Sensizlik ve sessizlik bana elem veriyor;
Zorlamada âlâmım beni yere seriyor,
Dostlarımız suskun, düşmanlarsa esiriyor…
Gel canlansın ışık çağındaki nurlu demler,
Silinip gitsin ufkumuzu saran elemler
Bir kez daha yaşansın o demdeki erdemler,
Kenetlensin birbiriyle gönüller ve eller!..
Son zamanlarda özellikle medya camiasında iştihar etmiş bazı zevatın olmadık zamanda olmadık hizmet eleştirileri ve onları fikren besleyen umulmadık insanların gamsızlığı, duyarsızlığı, derinden yaralıyor bu hassas yüreği.
Adeta Hendek savaşının uzaması esnasında garip sesler yükselten ehl-i nifak ve onlara meyleden kalbleri hastalıklı bir kısım kimselerin hayhuyu duyuluyor. Mağdur olan onca mazlum ehl-i imana destek olunacak yerde kuvve-i mâneviye toz duman ediliyor. Dahası Allah’ın bize âhir zamanda bir ihsanı olan zat te’sirsiz bırakılmaya çalışılıyor.
Sizi gerilere götürmek istiyorum. 2006 Mayıs ayına... Süfyan’ın goril suretinde temessülünü gören hocamızın mektupla uyarı vazifesini yaptığı günlere.. “Şafak Emareleri” başlıklı bamtelinin metnini bugünkü hadiseler gözüyle okumanızı sonra da bir daha dinlemenizi tavsiye ederek sizi sohbetle baş başa bırakıyorum.
ŞAFAK EMARELERİ
Ümit başka bir mesele, meseleleri cereyan şekliyle realize etmek başka bir mesele, bir de bu arada bazen hassas ruhların o mevzuda duyarlılığına bağlı işi ele alma, tahlil etme daha başka bir meseledir. Ümit meselesi aynı zamanda Cenab-ı Hakk’ın engin rahmetidir. O’nun müminlere teveccühünden, inanarak yararlanma mülahazasına bağlı bir tavırdır, bir davranıştır. Dolayısıyla aksi onun mümine yaraşmaz, yakışmaz yani Kur’an-ı Kerim’de
﴿وَلاَ تَيْئَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لاَ يَيْئَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلاَّ الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ﴾
Yusuf, 12/87.
diyor. Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Hz Üstad da ona mani-i her kemaldir diyor. Maddi-manevi terakki yolunda insanı felç eden bir faktördür. Çok tekerrür eden bir şey olsa da Akif de ayrı bir ses katıyor o meseleye:
“Yeis öyle bir bataktır ki düşersen boğulursun
Azmine sarıl sımsıkı bak ne olursun
Yaşayanlar hep ümitle yaşar
Me’yus olan ruhunu, vicdanını bağlar” diyor.
Sonra da ümitsiz insanlara “dipdiri meyyit” diyor. Farkı yok Üstadın mezar-ı müteharrik bedbahtlar demesi gibi:
“Ey dipdiri meyyit iki el bir baş içindir.
El de senin baş da senindir.
Kurtarmaya azmin ne için böyle süreksiz.
Sen mi yoksa ümidin mi yüreksiz” diyor.
Şimdi ümit Allaha güvenin ifadesidir. Allah’ın rahmetine itimadın ifadesidir. Şimdiye kadar bizim davranışlarımıza, bizim sa’y u gayretimize değil, belki o sa’y u gayreti Cenab-ı Hakk şart-ı âdi planında birer çekirdek, birer nüve olarak kabul buyurmuş ama onun neşv ü nema bulması için gerekli olan toprak, toprakta kuvve-i inbatiye, hava, hava ile teması, su, su ile teması, güneş, güneş ile teması ve vaz’edilen kanunlar içinde onun her safhasında ona müdahale tabirini kullanmadan çok ürküyorum ben ama -çünkü müdahale ara sıra bir şeye karışma, işletme, onu kendi başına bırakmama gibi manalara gelir- fakat başka tabir bilmediğim için diyorum ben, yani her zaman icraatı elinde tutma, her zaman tasarrufu elinde tutma demek belki daha uygun çünkü bir vetirenin hiçbir safhasında hiçbir şey Cenab-ı Hakk’ın görüp gözetmesinden fariğ değildir. Yani insanların o mevzudaki gayretleri cehdleri şart-ı adi planında bir şeydir ama hep Allah (c.c.) yapmıştır. Hep
﴿ذٰلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَۤاءُ﴾
İşte bu, Allah’ın öyle bir lütfudur ki dilediğine verir. (Maide, 5/54)
﴿اِنَّ اللهَ يَحْكُمُ مَا يُر۪يدُ﴾
Allah dilediği şekilde hükmeder.
(Maide, 5/1; Hac, 22/14)
يَفْعَلُ اللهُ مَا يَشَۤاءُ وَ يَحْكُمُ مَا يُر۪يدُ
bkz. İbrahim, 14/27
Allah dilediğini yapar ve istediği gibi hüküm verir. İşte esas hakim olan bu sözlerle ifade ediliyor.
O ümit aynı zamanda bunlara güvenmek demektir. Bunlara bağlanmak, bunlara itimat etme demektir. İnsan kendi iradesine, kendi kudretine, kendi kuvvetine, kendi imkanlarına güveniyorsa o nispette bunlara itimadı az demektir. Tabir-i diğerle bunlara teveccüh etmesi, itimat etmesi ölçüsünde kendi nefsine güveni azalır, kendini görmez, iradede kusur etmez, iradesini kullanmada kusur etmez fakat hiçbir şeyi de iradesine bağlamaz. Çünkü yine Hz. Üstad’ın dediği gibi ekl ü şürb gibi diyeceksiniz yani, teneffüs ef’al-i ihtiyariyeden değildir yani, otonom sistemin çalışmasıyla olur bunlar, yeme içme gibi şeylerde bile öşr-ü mişar tabirini kullanıyor. Bu öşr kelimesi onda bir demektir, mişar da onda bir demektir, yüzde bir demektir o, insan ancak o işin yüzde birine iradesi taalluk ediyor, yüzde doksan dokuz hep meşiet-i İlahi ile..
Madem her şey Allah’tan niye yani O’ndan ümidini keseceksin ki, ümit o yönüyle çok önemli, bu açıdan hadiseler böyle karamsarlık va’dediyormuş, kötüye gidiyormuş, HİÇBİR ZAMAN İNSAN YEİSE DÜŞMEMELİ, çünkü o zaman kendini felç eder, yükselecekken yükselemez yani, o zaman o almış böyle yukarıya çıkaran bir asansör duruverir, bir helezon merdivenleri yürüyerek işte yukarıya doğru çıkıyor, arş-ı kemâlâta çıkıyor, birdenbire duruverir yani, insanda öyle bir duygu hâsıl olduğu an birdenbire duruverir o, olduğu yerde kalır, asansörün boşlukta kalması gibi bir şey olur o, bakın hem bir iman meselesi o, hem de aynı zamanda mümin gelecek adına meselelere bakarken öyle bakması lazım.
İkincisi, emareler meselesi; Hz. Üstad diyor: “Ne yapalım acele ettik kışta geldik, sizler cennetâsâ bir baharda geleceksiniz” diyor ve o baharı gören insanlardan kendi beklentilerini de ortaya koyuyor. Mesela diyor ki, “Ümidim var ki semavat-ı zemin-i Asya -bir okuyuşa göre- Asya bâhem (birlikte) olur teslim yed-i beyza-yı İslam’a -bir okuyuşa göre de- Âsya bâ (işleyen çark halinde) hem olur teslim yedi beyza-yı İslam’a” ikisi de kendine göre doğru, semavat-zemin, kurulu sistem ve düzen olarak İslam’ın yed-i beyzasına teslim olacak diyor. Bu bir okuyuşa göre oluyor Asya-semavat hepsi birden İslam’ın yed-i beyzasına teslim olacak, o da diğer okuyuşa göre manası oluyor. Diğer bir yandan diyor ki: “Ümitvâr olunuz, şu istikbal inkılabı içinde en yüksek ve gür sadâ İslam’ın sadâsı olacaktır” diyor ve pek çok yerde hususiyle eski eserlerinde bir şafaktan bahsediyor, o ŞAFAĞIN EMARELERİNDEN BAHSEDİYOR hatta bizim sıkılmışlığımızı, maruz kaldığımız tazyikleri, mağduriyet-mazlumiyetimizi, birer kredi olarak kullanabileceğimizden bahsediyor. Yani düşmüş insanlar biraz daha böyle onurlu olarak azimli, daha kararlı hareket ederek içinde bulundukları o meskenetten sıyrılabilecekleri mülahazasına giriyor. Akif de: “Cebanet, meskenet dünyada sığmaz ruh-u İslam’a. Kitâbullah’ı işhad eyledim gördün ya davama” diyor. Yani Müslümanların uzun zaman öyle bir korkaklık içinde, böyle bağışlayın bir pısırıklık içinde, bir meskenet içinde, pusup başkalarının tahakkümü altında yaşamayacağına inanıyor. Yine bir yerde haykırıyor:
“Ey şark, ey ebedi meskenet, haydi kımıldanmaya sende niyet et
Korkarım garbın elinde yarın kalmayacak çekmediğin melanet”
Çekiyoruz şimdi, korkarım garbın elinde yarın kalmayacak çekmediğin melanet…
“His yok, hareket yok, leş mi kesildin
Hayret veriyorsun bana sen böyle değildin” bütün bunlar sizin gayret-i imaniyenizi, gayret-i diniyenizi harekete geçirmek için düğmeye dokunmadır, düğmeye basmadır. Bütün bunlar uyarmak için, inanan insanların hepsinde var. İkbal’i süzseniz onda da aynı şeyi görürsünüz. O da bir diriliş münadisidir, O da o asırda, yine işte on üçüncü asrın minaresinin başında, şerefe farklılığı vardı, birinci şerefe, ikinci şerefe, üçüncü şerefe… Sûreten medeni, sîreten çok geri olan insanları medeniyet camisine çağırır, davet eder, din camisine davet eder. Bunların hepsi birer müezzindir, fakat alâ-meratibihim müezzindirler, samimidirler, sesleri her zaman gürül gürül çıkmıştır. Şimdi onlar da bir şey sezmişler, şafak emareleri sezmişler… Fakat hiçbir zaman Cenab-ı Hakk’ın şafak emaresi şeklinde ilk mevhibe olarak ihsan ettiği şey, ilk ihsan ettiği gibi öyle büyüyerek, hendesî gelişerek, çoğalarak, geometrik genişleme…
.....
Gireceğine dair elimizde teminat yoktur, bunlar birer atây-ı İlahi’dir. Hz. Üstad’ın ifade ettiği gibi, bazen atây-ı İlahi kazayı bozar, kaza da gider o kader-i mübrem değil de esas kader-i muallakı değiştirir, yoksa levh-i mahfuz-u hakikatta her şey ilm-i İlahi’nin bir tezahürüdür, orda tebeddül ve tagayyür olmaz. Zât-ı uluhiyette tebeddül ve tagayyür olmadığı gibi tebeddülden, tagayyürden, elvan u eşkalden muhakkak ol müberradır, bunlar selb-i sıfatlardır ve Allah’ın öyle tanınması lazım. Evet aynen onun gibi bir de meseleye ters taraftan bakacaksınız, yani Allah’ın ilk mevhibeleri bir atâsıdır fakat bir yerde bize ait bir yanlışlık mesela o ilk mevhibeleri iyi değerlendirmeyiz, mesela biz İslam’ın kaderine hayatımızı bağlayıp kaderimiz budur dememiz gerekirken, mesela Müslümanların âlamıyla müteellim olma bir esas iken,
مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ
“Müslümanların dertlerini vicdanında duymayan onlardan değildir” diyor. O ölçüde Müslümanın derdini kendine dert edinmemiş, mesela diyelim bir çoluk çocuğunun derdini, problemini daha önde görüyor, mesela onlardan dolayı gece uykusu kaçabiliyor, mesela bir evlenme sevdasına tutulduğu zaman uykusu kaçabiliyor, icabında bir gece uyumayabiliyor fakat ben zannediyorum bugün İslam’ın derdini nazar-ı itibara alarak ıstırapla yatağından fırlayan, başını seccadeye koyan, sabaha kadar bir gece olsun ağlayan, “Ne olur Allah’ım bahtına düştüm canımı al, İslam dünyasını kurtar” diyen insan sayısı bu cemaat için de söyleyebilirim, çok azdır.
Bu da şu demektir, benim derdim bütün Âlem-i İslam’ın derdinden daha büyüktür. Hangi derdim? İzdivaç derdim, çoluk çocuk derdim, medar-ı maişet derdim, makam derdim, mansıp derdim, ifade edilme derdim, paye derdim, endişe derdim, bütün bunlar Âlem-i İslam’ın derdinden bana ne… İşte düz insanlarla, seviyesiz insanlarla, büyük insanlar, Hz. Bediüzzaman gibi, Şah-ı Geylani gibi, İmam-ı Rabbani gibi ve hususiyle onların üstünde ihata edilemez, idrak edilemez hatta bir yönüyle belki müteal diyeceğimiz veya müteal düşüncenin temsilcileri olan enbiya-yı izam, asfiya-yı kiram gibi kimseler böylesine adanmıştırlar, böylesine bağlanmıştırlar. Diyor ki hazret: “Ben Âlem-i İslam’ın dertlerini düşünmeden, sizin dediğiniz o şeyleri düşünmeye vakit bulamadım.” Âlem-i İslam’ın derdi öyle bir şey düşünme fırsatı vermedi bana diyor. Şimdi bu adanmışlık meselesi, burada istidradi bir şeyi arz edeceğim ben, o dert çok önemlidir, o derdi içinizde yaşamıyorsanız siz o meseleye yürekten talip değilsiniz demektir. Ölesiye o işe TALİP değilseniz, O IZDIRAR DUASIDIR, çaresiz bir insanın duasıdır, yani tepe taklak kuyudan aşağı giderken o esnada nur-u tevhid içinde sırr-ı Ehadiyet’i duyacak kadar, Cenab-ı Hakk’a teveccüh etme duasıdır. Meseleyi öyle duymuyorsanız, öyle hissetmiyorsanız, o kadar ürpermiyorsanız, o duaya böyle sıradan bir dua… o duaya da sıradan, Allah lütfuyla hakikaten teveccüh buyurursa buyurur da fakat öyle bir duaya, sıradan duaya, sıradan teveccüh olur, sıradan nazar olur.
Burada istidradi bir şey arz edeceğim, bir manada dert vardır dert.. acı vardır bir mana da, lezzet de vardır, zevk de vardır bir mana da fakat esasen dert yoktur, acı da yoktur, lezzet de yoktur.. onlar bir manada var, esas DERTLİ VARDIR, ACIYI DUYAN VARDIR, ZEVKİ DUYAN VARDIR, doktorlar nasıl diyorlar “Hastalık yok, hasta var” şahsın vicdanının enginliği ölçüsünde, insanlığa bakışı ölçüsünde, kucaklama kabiliyeti ölçüsünde sabah akşam yatar kalkar hep onu düşünür, “Ne olacak bu İslam dünyasının hali!” der. Şimdi ortada bir dert var gibi fakat o gibi.. ama o dert esas dertlinin derdidir yani, o derdin büyük olması dertliye göredir. Kimisinin derdi Yunus’un ifadesiyle, dünyadır yani kasırdır, köşktür, villadır, namının duyulmasıdır, kendisinden bahsedilmesidir, sıçrayıp bir makam, bir paye daha elde etmesidir, yukarılar nerelerse şayet oraya kadar gitmektir, tırmanmaktır. Derdi odur, dolayısıyla o da onun ızdırabını çeker, o değil asıl mesele, asıl mesele bir insan İslam dünyasının, Müslümanların dertlerine açık duruyorsa, vicdanı o kadar enginse, kucaklayıcıysa şayet işte o dertli, derde dert dedirtir yani, onun nazarında dert dert olur, o aynı zamanda lezzet de onun için söz konusudur, his dünyası öyle inkişaf etmiştir ki, ona deseler ki: “Sana işte cenneti köşküyle, yetmiş tane de hurisiyle veriyoruz” fakat bu arada birisi gelse dese ki: “Bir tanesi ihtida etti, Müslüman oldu” deseler, “Şimdilik o cennet dursun” der o, elhamdülillah beni sevindirecek mesrur edecek bir hadise var burada. Arz edebiliyor muyum, bakın lezzet de yine vicdan enginliği ile kavranması mebsuten mütenasip oluyor yani, lezzetin de kendi var gibi, esas lezzetin varlığı mütelezziz ile kaim, acının varlığı müteellim ile kaim, derdin varlığı dertli ile kaim.
Sen dertli değilsen, dolap gibi her dönüşünde çatır çatır ses çıkarıp inlemiyorsan, dünya dert dolu olsa, sen sadece kendi minnacık dar dünyanın dertleriyle, “oğlum, kızım, malım” falan der, hep onlarla dertlenir durursun ve bir darlığın kulu kölesi olarak yaşarsın, bir DARLIĞIN KULU KÖLESİ olarak ölürsün ve bir darlığın neticesi olarak dar bir kabre yuvarlanır gidersin. Sonra ne olur? İmanınız varsa Allah’ın rahmeti geniştir. Allah kurtarır ama İslam dünyasını kurtarma meselesine gelince, İslam dünyası adına bir şey ifade etme meselesine gelince, vicdanın İslam dünyasını istiab edecek kadar geniş olması lazım. Neye soyunmuşsan şayet, bence tenasüb-ü illiyet prensibine göre o meseleyi kucaklayacak kadar ruhen güçlü olman lazım. Fizikteki kozalite ne ise burada aynı şeyi düşünebilirsiniz, O VİCDAN GENİŞLİĞİNDE olacaksın. E sen onu öyle düşünmüyorsan, şayet hep kendinle oturup kalkıyorsan, senin derdin değil, bir de bu mülahaza var.
Neye bağlı olarak bu istidradi hususu arz ettim? Şundan dolayı: Allah ın ilk mevhibeleri vardır, ilk varidat vardır, meselenin ucunu size göstermiştir, şafak emareleri de olmuştur FAKAT GÜNEŞİN DÜNYANIN YIKILACAĞI, HARABİYETİ ZAMANINDA DÖNÜP DE TERSİNE DİĞER TARAFTAN MESELA MAĞRİPTEN DOĞMASI GİBİ BU DEFA SİZİN HAKKINIZDA O ATÂY-I İLAHİ, SİZE AİT BİR YANLIŞTAN DOLAYI BİR KAZA İLE BOZULUVERİR. Bu açıdan da biz o mevzuda teminat altında değiliz, teminat altında olma hassasiyetini taşımamız lazım, korkmamız lazım, ürpermemiz lazım. Aman Allah’ım bize liyakat ver hatta bize bir arş-ı kemalat takdir etmişsindir fakat bu Sen’in elinde, biz ne kadar yükselirsek yükselelim onu aşamayız. Fakat bir münacaatta seslendirildiği gibi diyeceksiniz ki: “Bize istidatlarımızı aşabileceğimiz istidatlar bahşeyle” yani geldim ben bir arş-ı kemalata yükseldim ki elimi kendi arş-ı kemalatımın tavanına dokunduruyorum, dolaştırıyorum, benim için daha yükselme yolu yok fakat Allah isterse orayı yırtar. Muhyiddin ibni Arabi’nin yükseldiği, İmamı Rabbani’nin yükseldiği, Hz. Sahipkıran’ın yükseldiği yere yükseltir sizi. Peygamberâne bir AZİM dersiniz, peygamberâne bir FETANET dersiniz, peygamberlik isteme demek değildir. Peygamberâne bir İSMET dersiniz, peygamberâne BİR HARÎSUN ALEYKUM DUYGUSU, harîsun aleykum… İnsanların hidayete ermeleri istikametinde ölesiye bir hırs gösterme, “Ne olur, keşke herkes Allah’ı tanısalar, keşke Mevlana’nın dediği gibi herkes benim sevdiğimden bahsetse, herkes Allah dese” ölesiye bir istekle Allah’ın lütufları böyle muhatap bulmazsa o zaman o, Cenabı Hakkın atâsı bir farklı kaza ile delinebilir, olmayabilir.
SAĞLAM DURMAK LAZIM, DURUŞTA TEMADİ, SAĞLAM DURUŞ KADAR HATTA ONDAN DA ÖNEMLİDİR. Dün bir mülahaza ile dedim, Hz. Sahipkıran’ın hiçbir kitabı olmasa duruşu çok önemlidir. O kitaplardan daha çok duruşu benim gözlerimi dolduruyor, burnumun kemikleri sızlıyor, size kasemle teminat verebilirim böyle gözümün önünde fırtınalar hortumlar hatta yerin altındaki mağmalar fışkırsa deviremeyecek kadar sabit bir abide gibi görünüyor bana… Adam hiç değişmeden duruyor, her devirde çok farklı ceberut devirleri gelip tosluyor fakat her şey toz duman olup gidiyor, o dimdik duruyor. Bu çok önemlidir, bu arkadakilerini şaşırtmaz, teşettüt-ü ârâya sevk etmez, acaba şöyle mi yapalım böyle mi yapalım dedirtmez. Nasıl yapılacaksa o karar vermiş, yapılacak şeyleri her zaman yapıyor, o açıdan duruştaki kararlılık, temadi ona ayrı bir derinlik kazandırır.
ŞİMDİ CENAB-I HAKK’IN SİZE MUTLU İSTİKBALLER NASİP ETMESİ, BİR DURUŞ SAĞLAMLIĞI, O DURUŞ SAĞLAMLIĞININ DA TEMADİSİNE, DEVAMLILIĞINA BAĞLANMIŞSA ŞAYET ŞAFAK EMARELERİ ZUHUR ETTİKTEN SONRA, BİRDENBİRE BAZEN ŞAFAK SONRASI BİR KARANLIK BASTIRIR. Hafizanallah bir karanlık basabilir, bundan ürperiyoruz, korkuyoruz… Allah bizi öyle bir şeye maruz bırakmasın ve şunu da diyoruz, diyoruz ki: “Biz güçlü insanlar değiliz, küçük bir meltemle bile devrilebilecek kadar zayıfız, karakter bakımından ciddi boşluklarımız var bizim. Allah bizi o ağır imtihanlarla imtihan etmesin.” Büyükleri preslediği gibi
﴿اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَۤاءُ وَالضَّرَّۤاءُ وَزُلْزِلُوا حَتّٰى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ مَتٰى نَصْرُ اللهِ اَلَۤا اِنَّ نَصْرَ اللهِ قَر۪يبٌ﴾
“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara dûçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ile yanındaki müminler bile “Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?” diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.”, Bakara, 2/214 diyor. Böyle canlarına tak dedirtecek şeylere maruz kalıyorlar “meta nasrullah” diyorlar. “Allah’ım nusretin ne zaman?” diyorlar. Bizi Cenab-ı Hakk onlarla imtihan etmesin. Zayıflığımıza göre maruz bırakacağı şeyler, hiçbir şeye maruz bırakmadan da lütfetsin deriz. AMMA ALLAH’IN KANUNU ADET-İ SÜBHANİSİ AĞIR BİR YÜK İKAME EDİLECEKSE, HAK TUTULUP KALDIRILACAKSA, O KONMASI GEREKLİ OLAN YERE KONACAKSA, HER ZAMAN ONU AYNI GÜÇTEKİ İNSANLAR KALDIRIP KOYMUŞLARDIR.
Bazı peygamberlerin ümmetleri o peygamberlere vefa içinde bulunamadıklarından dolayı geldikleri gibi gitmişlerdir. Onlar sadece tatlı bir iz bırakmışlar, arkadan gelenlere sadece bir fikir bırakmışlardır. Hiç ümmeti olmayan peygamber vardır. Arkadan gelen insanlar o peygamberlere göre rehberlerine, rehnumâlarına, pişdarlarına vefalı olamamışlardır. Fakat bir de onların gürül gürül bir ses haline gelip bütün yeryüzünde gürlemesi, esas temsil odur yani temsil edildiğinden dolayı devamı olmuştur. Allah’ın lütfuyla bir de meselenin bu yanı vardır yani, SİZ ÜMİTLENİRSİNİZ, ŞAFAK EMARESİ DOĞDU, işte onlar şafak attıktan bir saat, takriben elli dakika sonra da güneş doğar falan diye beklemeye durursunuz da fakat tek taraflı olarak BİZ O MUKAVELEYİ BOZMUŞUZDUR… Allah ile kullar arasında mukavele vardır
﴿اَوْفُوا بِعَهْد۪ۤي اُوۧفِ بِعَهْدِكُمْ﴾
bakara, 2/40
﴿فَاذْكُرُون۪ۤي اَذْكُرْكُمْ﴾
bakara, 2/152
“Anın beni anayım sizi, hele siz vade vefada sadık olun bakın sadakat nasıl oluyor ben verdiğim sözü nasıl yerine getiriyorum” şimdi böyle bir imtihanı hafizanallah kaybedersek, BÜTÜN ŞAFAK EMARELERİ DOĞAR, KAYBOLUR, GİDER, YENİDEN YERYÜZÜNÜ BİR ZULMET BASAR. O mevzuda çok dikkatli olmak lazım, çok vefalı olmak lazım, bir de meselenin bu yanı var.
Günümüze gelince, dert vicdan vüs’atiyle mebsuten mütenasiptir. DERDİ DERT YAPAN VİCDANIN GENİŞLİĞİDİR, lezzeti lezzet yapan vicdanın genişliğidir, elemi elem yapan, acıyı acı yapan da vicdanın genişliğidir. Bazıları sadece kendi dar dünyalarına bağlı bunları duyarlar. BAZILARI DA İSLAM’IN KADERİ KADERİMDİR DERLER, kaderlerinin vüsati ölçüsünde duyarlar. Onun için dert onların sırtında kocaman bir dünya gibi olur, bütün dünyanın derdini sırtlarında taşırlar. Onun için der ki: “Karşımda bir yangın var içinde evladım imanım tutuşmuş yanıyor. Onu kurtarmak için koşarken ayağım birine ilişmiş, toslamışım bende, devrilmiş. O büyük hadise karşısında bunun ne önemi olur!” diyor. Bakın kıstaslarımıza göre farklı düşünce yani, biri gelmiş bana hakaret etmiş, sövmüş, aşağılık mahluk demiş, esas dünyada olup biten büyük hadiseler karşısında bunun ne önemi olur. Beni vazifeden atmışlar, azletmişler, beni sürgüne göndermişler, o büyük hadise karşısında bunun ne önemi olur. Bu, MEFKURENİN YÜCELİĞİNE GÖRE insanda hâsıl olan bir yüceliktir bence.
Evet bari bir dua!.. bari yürekten bir dua.. milyonlar şehidin uğrunda hırz-ı can ettikleri bir dava uğrunda bari bir dua.. bari bir gece uykuyu terk etme.. dayanak noktamız Cenab-ı Hakk’tır.. kötülük düşünenleri de o mevzuda gafletle yaşayanları da O’na havale ediyoruz gafilleri uyarsın, diğerlerinin de hakkından gelsin…
اَللَّهُمَّ أَعِنَّا عَلَى ذِكْرِكَ، وَشُكْرِكَ، وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ، اَللَّهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ الْهُدَى، وَالتُّقَى، وَالْعَفَافَ، وَالْغِنَى، اَللهُ أَكْبَرُ كَبِيرًا، وَالْحَمْدُ لِلهِ كَثِيرًا، وَسُبْحَانَ اللهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا، لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَحْدَهُ، وَنَصَرَ عَبْدَهُ، أَعَزَّ جُنْدَهُ، هَزَمَ الْأَحْزَابَ وَحْدَهُ، لاَ شَرِيكَ لَهُ اَللّٰهُمَّ لَا مَانِعَ لِمَا أَعْطَيْتَ، وَلَا مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ، وَلَا رَادَّ لِمَا قَضَيْتَ، وَلَا مُبَدِّلَ لِمَا حَكَمْتَ، وَلَا يَـنْـفَعُ ذَا الْجَدِّ مِنْكَ الْجَدُّ، اَللّٰهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ وَكَلِمَةَ الْحَقِّ وَدِينَ الْإِسْلَامِ فيِ كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ، وَاشْرَحْ صُدُورَنَا وَصُدُورَ عِبَادِكَ فيِ كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ إِلَى الْإِيمَانِ وَالإِسْلاَمِ وَالْإِحْسَانِ وَالْقُرْآنِ وَإِلَى خِدْمَتِنَا وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي السَّمَاءِ وَاْلأَرْضِ، اَللَّهُمَّ أَحْسِنْ عَاقِبَتَنَا فِي اْلأُمُورِ كُلِّهَا، وَأَجِرْنَا مِنْ خِزْيِ الدُّنْيَا وَعَذَابِ اْلآخِرَةِ، اَللّٰهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ وَكَلِمَةَ الْحَقِّ وَدِينَ الْإِسْلَامِ فيِ كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ وَاشْرَحْ صُدُورَنَا وَصُدُورَ عِبَادِكَ فيِ كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ إِلَى الْإِيمَانِ وَالإِسْلاَمِ وَالْإِحْسَانِ وَالْقُرْآنِ وَإِلَى خِدْمَتِنَا وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي السَّمَاءِ وَاْلأَرْضِ وَجْعَلْنَامِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَجَعَلْتَ لَهُمُ الرَّحْمٰنُ وُدًّا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَام بِحَقِّ ذَاتِكَ وَبِحَقِّ صِفَاتِكَ وَبِحَقِّ أَسْمَاءِكَ الْحُسْنَا وَبِحَقِّ وَحُرْمَةِ وَشَفَاعَةِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمُصْطَفَى وَبِحَقِّ وَحُرْمَةِ جَمِيعِ إِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ، اٰمِينَ يَا مُعِينُ
“Allahım, hep zikrinle yaşayıp gafletten uzak kalarak Seni sürekli yâd etme, nimetlerin karşısında Sana karşı şükür hisleriyle dopdolu olma ve hakkıyla kullukta bulunup ibadetleri en güzel şekilde yerine getirme hususlarında bize yardım et. Zâtında tek büyük Allah’tır, her türlü hamd ü senâ O Yüceler Yücesi’nin hakkıdır ve sabah-akşam tesbîh ile anılmaya layık yalnız O’dur. Allah’tan başka ilah yoktur. O tektir. O kuluna yardım etmiş, ordusunu aziz u galip kılmıştır, tek başına bütün düşman ordularını hezimete uğratmıştır. O’nun eşi ver ortağı yoktur. Ey mecd ü senâya layık olan! Kulların -ki hepimiz Sana kuluz- söyleyeceği en layık söz şudur: Allah’ım Sen’in ihsan ettiğine mani olacak yoktur. Senin mani olduğunu da lütfedecek yoktur. Sen’in murad buyurduğun bir şeye karşı gelip onu reddedebilecek ve verdiğin hükmü değiştirebilecek kimse yoktur. Sana karşı hiçbir şan ve şeref sahibine, şan ve şerefin bir faydası dokunmaz. Allahım! Bütün işlerde akıbetimizi güzel eyle. Dünya rezilliğinden ve ahiret azabından bizi koru. Allah’ım, zatında yüce olan dinini bugün de dünyanın her bir köşesinde ve hayatın her ünitesinde bir kere daha yücelt; hakkı-hakikati bütün gönüllere duyur. Bizim ve bütün kullarının sinelerini imana, İslam’a, ihsan duygusuna, Kur’an’a ve Hakk’a hizmete aç, bizi bu işte istihdam eyle ve gökteki ve yerdeki kulların arasında bize karşı bir sevgi vaz et. Bizleri iman edip salih işler yapanlardan ve kendileri için bir meveddet (bir sevgi) verdiklerinden eyle. Ey merhametlilerin en merhametlisi. Rabbimiz. Ne olur, bahtına düştük, güzel isimlerin, yüce sıfatların, Peygamberimiz ve onun ihvanı olan diğer peygamberler, sıddîkler şehidler ve salihler hakkı için dualarımızı kabul buyur; yolda bulunmanın hakkını veremiyor olsak da yolunun bu muhtaç yolcularını yollarda bırakma, kapından eli boş geri çevirme, haybet ve hüsrana maruz bırakma! Amin!..
Hocamızın hala anlaşılmadığına güzel bir örnek daha Allah cc bizi hocamızı anlamaya çalışanlardan eylesin inşallah... ...
YanıtlaSilTeşekkürler abi Aro